Add to Flipboard Magazine.

07 Ekim 2005

YÖK KARARI: ARŞ. GÖR.'LİLERİNE YENİ STATÜ


YÖK’ÜN YENİ KARARI ARŞ. GÖR. STATÜSÜNÜ DEĞİŞTİRİYOR

YÖK'ün Temmuz 2005'de aldığı 2005.8 sayılı kararı tüm Araştırma Görevlilerinin yeni statüsünü belirliyor. Bu karara göre 50/d maddesine göre alınmış Enstitülerde görev yapan Araştırma Görevlilerinin Fakültelerdeki sürekli kadrolara atanması gerekiyor.

Kararda, özetle başbakanlığın 02.08.2005 tarih ve 2631 sayılı genelgesiyle araştırma görevliliğine atamaların başbakanlık ve maliye bakanlığının iznine bağlandığına vurgu yapılarak, şöyle deniyor:

"Fen, Sağlık ve Sosyal Bilimler Enstitülerinde lisansüstü eğitim yapan araştırma görevlilerinden, eğitimlerini tamamlayarak ilişiği kesilenlerin ihtiyaç duyulan anabilim dallarına kısa sürede yeniden atamaları bürokrasinin bugünkü işleyişi nedeni ile mümkün görülmediğinden, üniversitelerin öğretim elemanı ihtiyacı dikkate alınarak sözkonusu enstitülerde görev yapan araştırma görevlilerinin de fakültelerin ilgili anabilim dallarına kadroları ile birlikte aktarılması ile araştırma görevlilerinin bölüm içindeki anabilimdalları arasında kadrolarıyle birlikte aktarılması tekliflerinin değerlendirilmesine karar verildi."


1. Bu karar YÖK tarafından 2.5 ay önce alınıyor.
2. Bu karar 50/d maddesinde enstitülerde görev yapan araştırma görevlilerinin eğitimi tamamlanınca görevine son verildiğini açıkça ifade ediyor.
3. Bu karar 50/d 'de görev yapan araştırma görevlilerinin eğitimi tamamlanınca yeniden atamasının zor olduğunu vurguluyor.
4. Bu kararla 50/d araştırma görevlilerinin kadroları ile birlikte 33/a'ya geçirilmelerini (fakülte kadrolarına) öneriyor.
5. Bu kararla, bazılarının televizyon ve diğer ortamlarda dediği gibi üniversitelerde araştırma görevlilerinin 50/d'ye göre alınmasını değil, 33/a ile alınmasını YÖK öneriyor.
6. Bu kararla YÖK 33/a'ların devamlı kadro olduğunu ve atama ve yükseltmelerde problem oluşturmadığını belirtiyor.
7. Bu kararla YÖK, üniversitelere lisans üstü eğitimini tamamlayanları sokağa atmayınız, hatta 50/d asistanlarını bile üniversitede tutma çaba ve girişimlerini gerçekleştiriniz diyor.

Özetle, YÖK üniversitede başarılı asistanlarınızı sokağa atınız mı, yoksa üniversitenizde tutmak için gerekli çabayı gösteriniz mi diye soruyor?

Vistilef olarak Dekanlığa biz de soruyoruz?

Araştırma Görevlilerini okulda tutmak için ne yapıyorsunuz?

Bu tür mağdur olan ve olabilecek arkadaşlar için hangi Ana Bilim Dallarını bu Okul’da bulacaksınız?

Fakültedeki tüm Ana Bilim dallarını yasaya aykırı olarak neden kaldırdınız?

05 Ekim 2005

VİSTİLEF UYARIYOR...


İLETİŞİM “OKULU”AÇILDI;
“İLK HAFTA DERS YOK...”

Üniversitenin ne olduğunu bilmeyen; ders veremeyen; yeni iletişim teknolojilerinden bihaber bazı kişiler, öğrencilere, “ilk hafta ders olmaz” diyorlarmış. Bazıları da “bizim geleneğimiz bu, ilk hafta öğrenci zaten gelmez” diyorlar. Oysa bazılarımız tam 10 yıldır (yazı ile on yıldır) her sömestir ilk haftada ders yapıyor ve derse, eğer o saate tören falan gibi abuk sabuk şeyler konmamışsa, 20-30 öğrenci geliyor. Zaten 250 kişilik sınıflarda, dersi layıkıyle takip eden öğrenci sayısı 50’yi geçmiyor... Sınıfların kalabalık olmasından kaynaklanan bu durum, ders verenlerin sayısının arttırılıp, sınıftaki öğrenci sayılarını azaltılırsa ve bu sayede öğrenci-hoca ilişkisinin daha verimli olması sağlanırsa düzelir. Zaten “bağıl sistem” de başka türlü uygulanamaz.

Üniversitede ders ilk haftada başlar. Dünyanın her yerinde böyledir bu. Üniversite bir “ders” yeridir. Üniversitede her şey ders için yapılır: Makaleler ders için yazılır; araştırmalar derslerde anlatılmak için yapılır; deneyler dersin bir parçasıdır; alan gezileri ve taramaları dersle birlikte olur. Projeler derse destek olmak için yürütülür. Öğretim üyeleri "ders" için "okurlar." “Dersi” olmayan üniversite, hayatında hiç “ders” almamış adamlar tarafından yönetilen üniversitedir. Bu “dersi” ders almamışlara, hiç kuşkunuz olmasın, bu okulda vereceğiz.

Dekanlık acilen, bu tür tavırlara sert tepki koymalı; ders saatlerinde toplantı ve tören yapmaktan vazgeçmeli ve ders vermeyi küçümseyen andavallıları soruşturma açıp, cezalandırmalıdır. Zaten dersin nasıl anlatılacağını bilmeyen "sektör zevatı" bu ders işini iyice sulandırmakta ve bu okulu üniversite havasından çıkartarak, "lak lak" ve "show" yeri haline sokmaktadır. Buna bizim “akademisyenler” de “çanak” tutmaktadır. Böyle yere Fakülte denmez çünkü “faculty,” adı üstünde “beceri, meleke” demektir.

Eğer şu andaki Dekanlık, bazı "akademisyelerce" de kabul ve beyan edilen "ilk hafta ders yok” mavrasını yazılı bir uyarı ile önlemezse, bu "mavrayı" gelecekteki Dekanlık, geçmişe yönelik cezalandırma olarak önleyecektir.

Veyg Editörü

03 Ekim 2005

Serdar Taşçı ve İrfan Çifçi'den yeni yıl mesajları:


SERDAR TAŞÇI'NIN MESAJI:

Yeni Akademik Dönem:

Hepimizin az çok katkıları ile;
İletişim Fakültesi yeni bir akademik döneme giriyor.
Hukukun ve Evrensel Bilimin artık ihlal edilemeyeceği bir dönemden söz ediyoruz.
Çünkü burası dağ başı değil. Çünkü burası kimsenin babasının çiftliği değil.
Evet, burası Devlet Üniversitesi. Burası özel şirket değil.
Burası makamı ve unvanı ne olursa olsun herkesin her istediğini yapabileceği bir yer hiç değil. Buna artık izin verilmeyecektir. Gerekirse haşin ve sert eleştiriler artacak, akademik ve hukuksal teşhir yapılacaktır.
İletişim Fakültesinin saygınlığı, sadece, bilim üretmek ve kaliteli, etik duyarlılığı öne alan öğrenciler yetiştirmek ile yükseltilebilir.
Dilerim bu dönem, bilgisayar kullanmayı bile bilmeyenlerin yeni iletişim teknolojileri gibi dersleri veriyor gözüktüğü son dönem olur.
Dilerim bu dönem, bölümün Profesör ve Doçentleri dururken, master ve doktora jürilerine yardımcı doçentlerin girdiği son dönem olur.
Dilerim bu dönem, fakülte dergisinde ve yayınlarında yapılan yolsuzlukların sonu olur.
Çünkü bunlar İletişim Fakültesi’nin imajını çok ama çok zedeliyor.

Hukukun Üstünlüğü ve Evrensel Bilim koşullarına riayet eden onurlu bilim insanı çalışma arkadaşlarıma yeni akademik dönemde başarılar dilerim.

Serdar Taşçı

İRFAN ÇİFÇİ'NİN MESAJI:

Merhaba,
İstanbul Üniversitesi, tarihi misyonuyla yeniden suluşma şansını bir kez daha elde ederek yeni bir öğretim yılına başlıyor. Bu "Bu gün 23 Nisan/Neşe doluyor insan" cocuksu safdilliği kadar minik, küçük ama bence önemli olabilcek bir başlangıçtır. Her şeye yeniden bir heyecanla başlayacak bir gerekçe de oluşturabilir. İçinde yaşadığımız küreselleşerek cılkı çıkmış dünyada artık büyük devdrimler / inkılab-ı kebirler olmayacağına göre dünyaya gelişimiz/yani ana rahmine düşüşümüz kadar sıradan normal ve minicik heceyacanları yaceltmeliyiz.

Onun için hukuk guguk Kemal Alemdaroğlu vb anlamsız kabuslar yerine yeni bir yıla başlamının heyecanını yüceltelim ve hatta abartalım. Veysel Bey, hukuk ve Kemal Alemdaroğlu mevzunu belirtmiş bence bu heyecan helezonu içined es geçelim.

Sevimli filozof Serdar Taşçı'nın gerekçeleri kendisine iade ederek yeni bir dönem ve yeni bir yıl sevincini yüceltiyorum.

Yeni bir sezon/yıl/dönem başlıyor, türkülerimizdeki kadar hüzün, kahır ve geçmişin ağırlığını taşıyan ama şarkılarımızdaki kadar da hafifmeşrep ve geçmişten sorumsuz temmennilere meyyal.."Yanu yeni bir dönem, yeni heyecan vs Sevtap E. misali :))"

Yeni dönemin bütün üniversite caimiamıza ve insanlık alimine güzellik, hüzün ve huzur getirmesini dileyerek bütün arkadadaşlarımıza selam, sevgi ve saygılarımı bildiriyorum....


Not: Sayın senetör Prof. Dr. Veysel BATMAZ'ın mesajı üzerine ve ondan ilhamla onun gönderdiği bütün adreslere bir nazire oarak tekrarlanmış bir mesajdır. Sürcü lisanımız varsa affını rica ederim.. Saygılaırmla.. İrfan ÇİFTÇİ

VİSTİLEF'İN İrfan Çifçi'nin MESAJINA NOTU: Hukuksuz bir kamu kuruluşunun "açılışı" olmaz; henüz İstanbul Üniversitesi'nde ve özellikle de İletişim Fakültesii'nde hukuk erozyonu düzeltilemedi tam olarak; dolayısıyla, "hukuk guguk" gibi küçültücü ifadelerle anılan, toplum olmanın en önemli boyutu olan hak/hukuk kavramlarına bu gibi yaklaşımlarla bu okulu açanlara, yollarının açık olmamasını dilemekten başka bir şey yapamayız. "İnşallah" kendilerine gerekli olmaz o HUKUK!İrfan Çiftçi'nin yazısı imlasına dokunulmadan aynen yayınlanmıştır...

19 Eylül 2005

AKADEMİK TEŞHİR


POPÜLER KÜLTÜR ÜZERİNE O “ÜNLÜ” ALINTI...

Prof. Dr. Veysel Batmaz

O ünlü alıntı, ünlü diyorum çünkü 1981’den bu yana popüler kültür üzerine yazılmış Türkçe “telif” “bilimsel” makalelerin en az yüzde sekseninde, şu ya da bu biçimde kullanılmıştır, karşıma bu kez hiç beklemediğim bir yerde, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi’nde çıktı.

İsterseniz o ünlü alıntının hikâyesine bir bakalım ilkönce, ne kadar ünlüymüş, anlayalım; sonra da sözkonusu dergide yapılanın ne türlü bir “bilimsellik” olduğuna göz atarız, bu ünlü alıntının kullanılış biçimi açısından yapacağımız ufak bir ufuk turu ile.

Alıntı cümle şu: “Popüler kültür gündelik yaşamın kültürüdür. Dar anlamıyla, emeğin gündelik olarak yeniden üretilmesinin bir girdisi olarak eğlenceyi içerir. Geniş anlamıyla, belirli bir yaşam tarzının ideolojik olarak yeniden üretilmesinin önkoşullarını sağlar”15 (Ahmet Oktay, Türkiye’de Popüler Kültür, YKY, İstanbul, 4. Baskı, 1997, s: 20. Oktay’ın bu kitabının tüm baskıları bende bulunmaktadır; baskılar arasında sayfalar değişiklik göstermektedir, ancak dipnotları sırası aynıdır. Alıntının sonundaki rakam Oktay'ın makalesindeki 15. dipnotunu göstermektedir.)

İşte budur "ünlü" alıntı. Ünü, bugüne kadar, bir çok popüler kültür üzerine yazılan makale’de ve kitap’ta bol miktarda kullanılmasından gelmektedir. Anlaşılan çok sevilmiştir. Ve konu ile yakından ilgili olmayan bir kişi tarafından (Ahmet Oktay) kitap haline getirilen makalelerinin birinde de kullanılmıştır. Bu kitap da çok sevilmiş ve dört baskı yapmıştır.

Ancak tuhaf bir şey de olmamış değildir bu ünlü “alıntı” sayesinde. Genellikle ünlü alıntılar, alıntının orijinal müellifini de “ünlü” yaparlar. Oysa bu alıntı müellifine pek bir ün sağlamamamıştır. Neden mi? Çünkü, çoğunukla, bu “ünlü” alıntı, Ahmet Oktay’a atfedilerek kullanılmıştır; yer yer de, “intihal” olarak yer almıştır bazı makalelerde. Ancak, bu ünlü alıntı, 1993’te Ahmet Oktay iktibas etmeden çok önce, Veysel Batmaz tarafından, “Popüler Kültür Üzerine Değişik Kuramsal Yaklaşımlar” başlığı ile AİTİA, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nun dergisi olan İletişim’in ilk sayısında yayınlanan makalesinde yazılmıştır. Hem de, sözkonusu Batmaz’ın yazısı genel olarak birincil kaynaklardan, adı üstünde bir “yaklaşımlar taraması ve sergilenmesi” olduğu halde, bu tanım, o yazıdaki ender orijinal (yani tamamıyle Veysel Batmaz’a ait olan) cümlelerden biridir. Yani, tanımın ve cümlenin orijinal müellifi Veysel Batmaz’dır. Bu konuda ve genel olarak popüler kültür konusunda Ahmet Oktay ile Veysel Batmaz, Radikal 2’de bir polemik yaptılar. Bu polemikte yer alan ve bu ünlü alıntının yer aldığı Veysel Batmaz’ın yazıları yakında yayınlanacak MEDYA POPÜLER KÜLTÜRÜ GİZLER (Karakutu Yay., Ekim 2005) adlı kitapta yer alacak.

Aslında Ahmet Oktay yanlış bir şey yapmamıştır, bu ve diğer yararlandığı yerlerin hepsinin Veysel Batmaz tarafından yazıldığını dipnotlarında açıkça göstermiştir. Hatta yukarıdaki o ünlü alıntıyı işaretleyen 15. dipnotunda da bu cümlenin Veysel Batmaz tarafından yazıldığını belirtmiştir; hâttâ, 9. dipnotta, “Ben burada doğrudan Batmaz’ın yazısını izliyorum” diyerek, kitabının ilk üç makalesinin tamamıyle olmasa da yüzde doksanının Batmaz’ın sözkonusu yazısının bir yeniden yazımı olduğunu okurlara ilan etmektedir. Bununla da kalmamakta, Batmaz’dan bire bir alıntıladığı bütün yerleri dipnotları ile Batmaz’dan aldığını göstermektedir. Bazı durumlarda, Aristotales’ten ve Faust’tan bahsettiği girizgahlarda, hafif bir intihal’e başvurmuyor değildir ama olur o kadar, kadı kızında, Oktay ne de olsa, devasa bir edebî mülliftir; Aristo’nun Poetika’sını ve/veya Faust’u okumamışlığını pek göstermek istemiyordur, arşı aleme. Ya da okumuştur da, o da Batmaz gibi düşünüyordur...Olur a! Ne var bunda! Ne var ki, bizim sarsak popüler kültür akademik-müellifler, bu ünlü alıntı da dahil olmak üzere, popüler kültür ile ilgili yazdıkları o “bilimsel-puansal” makalelerinin çoğunda, bu ünlü alıntıyı ya intihal ederek, ya da Oktay’a atfen kullanmaya devam edegelmektedirler. O yoğun bilimsel-puansal uğraşıları esnasında kimsenin dipnotu falan okuyacak zamanı yoktur, çalakalem Türkiye’ye bilimden bilim katma ile uğraşma sevdasına düşmüşlerdir, sadece yazmaktadırlar, okumak zaten “mesai saatlerine uymayanlara” özgü fuzuli bir iştir..

İşte o ünlü alıntının hikâyesi bu.

Şimdi gelelim bizim Fakülte Dergisi’nin 19. sayısının (Yayın yılı 2004) 403. sayfasına. Bu sayfa, Nejda Çılbıyıkoğlu adlı ve çalıştığı kurumun adının da dergide zikredilmediği bir Dr.'un “Popüler Kültür ve Medya İlişkisi” adlı makalesinin ikinci sayfası. Giriş, cümlesi de şu: “Bu yazıda kısaca, popüler kültür ve medya ilişkisine değinilecektir.” Değinilecektir değinilmesine de, lâtif bir giriş cümlesinden sonra, “kısaca” da olsa, normal bir akademik okur, bir yirmi otuz sayfa beklenmektedir yazardan çünkü sadece popüler kültürü değil; bir de medyayı anlatacak ve ilişkilerine değinecektir ve yazının sınırı yoktur ve bazen “sıfır noktasındadır” ama akademik yazılar kısa da olsa, on onbeş sayfada ancak kavratabilirler okurlarını ele aldıkları konularda. Oysa, bilimsel-puansal bu makale, özet ve kaynakça hariç tam altı sayfadır. Yazar, sözünü tutmuş, en kısa haliyle bizleri bilimsel nurundan istifadeye mazhar kılmıştır. O kadar kısa tutmuştur ki bu makaleyi; 403’üncü sayfada iktibas ettiği o çok beğendiği ve ünlü cümlenin Oktay tarafından değil de, Batmaz tarafından yazıldığına bile yer vermek istememiştir. Kısalık işte buna denir. Hani bir lâf vardır, “kısa yazacak kadar zamanım yok”; yazar bu lâfa da kısa bir rahmet okutmuştur. Ben de “kısa” yazacak olursam, Veysel Batmaz’ın Fakültesi’nin dergisinde, bir yazar, Veysel Batmaz’ın yazdığı bir cümleyi, bir başkasının cümlesi olarak göstermiştir.

Alıntıdan alıntılamanın bilimsel literatür kurallarına göre yolu yordamı vardır: Eğer bir alıntılanan cümle, bir kaynakta başkasından alıntılanmışsa ve bu açık olarak gösteriliyorsa, şu ibare ile alıntılanır: “Batmaz, 1981, aktaran Oktay, 1994, s: 23” ya da “Batmaz’dan (1981) aktaran Oktay, 1994, s: 23.” Ve kaynakçada, gerekirse, ilk alıntı yapılan makale de yer alır. Zaten alıntıdan alıntılama, makalenin konusu ile ilgili olmayan bir başka kaynaktan alıntılayan bir yazara atfen yapılır. Eğer kaynak yazılan makale ile doğrudan ilişkiliyse, o makale zaten kaynak olarak doğrudan kullanılır. Nitekim, Batmaz’ın sözkonusu makalesi, Türkiye’de yazılan tüm popüler kültür yazıları için neredeyse bir klasik olmuştur. Bunu bilmeyen HAKEM, bunu bilmeyen popüler kültür yazısı yazarı, Türkiye’de olamaz; olursa “akademik” olarak kifayetsiz demektir. Anlaşılan, ne hakemler, ne yayın kurulu, ne de yayın sorumlusu farkındadır bu kuralın! Yayın danışmanları zaten göstermeliktir. Neden böyle abuk sabuk yerlerde yer almayı paye sanırlar, belli değildir. (NOT: Dergi’nin aynı sayısında yer alan M. Bilal Arık’ın “Popüler Kültüre Temel Yaklaşımlar” başlıklı makalesi, her nedense Ahmet Oktay’ı kaynak olarak kullandığı halde bu “ünlü” alıntıya itibar etmemiştir. Eleştirilecek çok yer olmasına rağmen, makalesi genelde bilgilendirici ve eli yüzü düzgün bir taramadır. Bir anlamda Batmaz’ın 25 yıl önce yazılan makalesini farklı bir açılımla “update” etmektedir.)

Bu tür hatalar, hem bu Dergi’de, hem de hakemli olduğunu iddia edilen bir çok üniversite dergilerinde sıkça rastlanır. Belli ki, sözkonusu yazara bunların hiç biri öğretilmemiştir. Ayrıca, sözkonusu makelenin “yazarı” kısa yazmakla o kadar meşguldür ki, bu tür “biçimsel” kuralları belki de işi uzatacak bir “bürokratiklik” zannetmektedir. Ancak, bu tür hatalar, her ne nedenle yapılırsa yapılsın, bilimsel cehalettir. Bilimsel-hakemli bir dergide olmayacak “nanelerdir”, “haltlardır” bunlar.

Bu yazıda, Nejda Çılbıyıkoğlu’nun bu makalesindeki diğer eksiklik ve hataların ve bu dergide yer alan diğer makalelerin içeriksel eleştirilerine girmeyeceğim; bu eleştiri gerçekten yapılmalı ve doçentlik jürilerinin profesör üyeleri tarafından “hakemli dergi” olarak adedilmeyen bu Dergi’nin bu haliyle artık Fakültemizi temsil etmemesi sağlanmalıdır, ancak benim konum şu anda bu değil. Derdim, şimdilik sadece teşhir. Hemen belirteyim: Bu Dergi’nin hiç bir zaman yayın kurulu üyesi veya hakemi olmadım.

Sahibi’nin Kemal Alemdaroğlu olduğu bu Dergi’nin yayın danışmanları da, bu dergi ile zan altınadırlar. Bu makaleye, yayın izni veren hakemler de zan altındadırlar. Yayın kurulu iyice zan altındadır. Eğer bu hata gözden kaçmışsa, hemen ilk yayınlanacak sayıda, Batmaz’dan özür dilenerek, doğru alıntılama kuralları ile bu hata düzeltilmelidir. Bu bile, bu derginin bilimsel düzeyine gölge düşürmüştür. Zaten, bizim de isteğimiz, bilimsel bir dergidir, gelişigüzel derlenmiş bu “dergi” değil. Bir de derginin sonunda yer alan “Kaynak Gösterimi ve Kaynakçanın Düzenlenmesi” bölümü de, bizim Fakülteyi bilmem ama “biz”e yakışmıyor. Düzeltilmelidir. Bu konuda diğer doğru düzgün olan dergiler örnek alınabilir ya da APA’nın el kitabı ya da SSRC’nin el kitabı çevrilerek kullanılabilir.

Bu konuda Senato’ya da önemli görevler düşmektedir. Senato, üniversitemizde yayınlanan resmi hakemli dergilere bir çeki düzen vermelidir. Çünkü Üniversitemizin en yüksek akademik karar organıdır.

Bundan sonra, işbu Dergi’yi, hem bilimsel etik, hem de bilimsel içerik ve biçim olarak ele alacağız.

Zaman gelmiştir.

Prof. Dr. Veysel Batmaz

14 Eylül 2005

SENATO TARİHİNDE BİR ÜÇÜNCÜ "İLK"


SENATO TOPLANDI...

13 Eylül 2005 tarihinde yeni öğrenim dönemindeki ilk toplantısını yapan İstanbul Üniversitesi Senatosu’nun aldığı en ilginç karar yine İletişim Fakültesi ile ilgili oldu. İletişim Fakültesi Rd-TV Anabilimdalı Yüksek Lisans Öğrenci Kontenjanı 15’den 16’ya çıkartıldı. SBE bünyesinde, diğer bazı Fakültelerin kontenjanları, belki gereksiz, belki de gerekli 15’den 20’ye, ya da 8’den 15’e gibi, yine de “makul” oranlar ve çoğaltmalarla yükseltilirken, İletişim Fakültesi yine kedine özgü komikliklerden birini yapmış durumda. Kontenjan’da bir kişilik artış ne demek? Hangi bilimsel, akademik ve hâttâ hukuksal gerekçe bu komik artışı açıklar. Senato toplantısında, SBE Müdürü tarafından, bu konuyu “garip” bulan ve itiraz eden İletişim Fakültesi Senatörü’nün sorusu şu şekilde cevaplandı: “Kontenjan artışı kararı, Dekanlıktan gelen talep üzerine, en alt baraj notu olan 60 puanı 16 kişinin geçmesi üzerine alındı.”

Bu cevap doyurucu bir cevap değildir: Kontenjanı 15 olan ama her nedense 16 kişiye 60 puan veren (% 15’i mülakat) jüriyi, bu bilimsel titizliği ve adalet terazisindeki hassaslığı için kutlamak gerekir. Sanıyoruz, bunda Fakültenin "TSE-9001 kalite damgası" büyük rol oynamıştır.

Yine de şu sorular güdemde: Bu bölüme kaç öğrenci başvurdu?
Bu karar "resmi yazışma" olarak mı alındı?
Bu konuda Yönetim Kurulu kararı var mı?
Dekanlık Yönetim Kurulu’na sormadan reesen bu kararı mı aldı?
16. öğrenci kim?

Bilindiği gibi, İ.Ü. Senatosu’nun Cumhuriyet tarihinde (1933’den sonra) sadece iki “garip” durumla karşılaşmıştı; bunların ikisi de yine İletişim Fakültesi ile ilgiliydi: Senato’da son dört yıldır İetişim Fakültesi Senatörü yoktu; bu durum yasal teşekkül sakatlığı yaratarak hukuki olarak Senato’nun bu dört yıl boyunca aldığı tüm kararların “yok hükmünde” olmasını sağlıyordu; ikinci olarak da, Senato, İetişim Fakültesinin tüm anabilimdallarını yasaya aykırı ve bilimsel gerekçesiz, bir celsede kaldırıvermişti. Bu da İletişim Fakültesi’ni yasal olarak “yok hükmünde” yapıyordu. Şimdi bu iki “garip” Senato durumuna yine İletişim Fakültesinden kaynaklanan üçüncü bir komik "ilk" daha eklendi: Bir yüksek lisans programının 15 olan kontenjanı, sınavdan sonra 16 oldu.

Bu durumu, başta o mülakatı yapan jüriler ve Dekanlık olmak üzere, yukarıdaki sorularla birlikte, kamuya havale ediyoruz.

Not: Fotoğrafın İletişim Fakültesi veya Senato kararı ile ilgisi yoktur; sadece başka bir haberde kullanamayacağımız ve editörümüzün çok beğendiği bir fotoğraf olması nedeniyle burada kullandık...

11 Eylül 2005

YENİ ÖĞRENİM YILININ İLK TOPLANTISI


SENATO TOPLANIYOR...


İstanbul Üniversitesi Senatosu, 2005-06 öğrenim yılının ilk toplantısını 13 Eylül 2005 tarihinde yapıyor.

Senato bilindiği gibi her Fakülte, Yüksekokul ve Enstitünün, Dekan ve Müdürleri ve Fakülte Kurullarınca seçilen bir öğretim üyesi Senatör’den oluşuyor. Başkanlığını Rektör yapıyor. Üniversitenin en yüksek akademik karar organı. Özellikle, yönetmeliklerin ve müfredatın (ders programlarının) kabul veya red edildiği yer.

İstanbul Üniversitesi Senatosu, 2004 yılının Ekim ayına kadar İletişim Fakültesi Senatörünün tam dört yıldır seçilmemiş ve Senato’da yer almamış olmasından dolayı “kadük” kararlar alıyordu. Aldığı kararlar idari ve akademik açıdan “yok hükmündeydi.” Buna karşın, 2002 yılının Mayıs ayı toplantısında, İletişim Fakültesinin bütün anabilimdallarını basit ve akademik ve bilimsel olmayan ve en önemlisi de hukuki olarak sakat bazı nedenlere (!) dayanarak kaldırmış ve zamanın “Kemal Gürüz YÖK’ü” bunu onaylamış ve hukuki olarak “olmayacak,” yasaya aykırı ve sakat bir karar almıştı. Anabilimdallarının bütünüyle kaldırılmasına neden, İletişim Fakültesi Dekanı tarafından yazılan bir raporda da yeraldığı gibi, “anabilim dalları ile doçentlik bilim alanlarının örtüşmemesiydi.” Oysa, biliniyordu ki, ya da Senato üyeleri farkında olmalıydılar ki, doçentlik Türkiye’de üniversiter bir ünvan değil; üniversite dışından da alınabilen, aynı yüksek lisans veya doktora gibi, bir bilim ünvanıdır. Dolayısıyla, “örtüşmenin” olması gerekmemektedir. Türkiye’de hali hazırda geçerli olan hukuka göre, sadece Yardımcı Doçentlik ve Profesörlük “üniversiter kıdem” ünvanıdır. Bu neden olarak gösterilen “örtüşmemezlik,” sadece bununla kalmayan, ayrıca, Üniversitelerarası Kurul Doçentlik Yönergesine göre de olamayacak bir şeydi çünkü bu Yönergeye göre, doçentler “bilim alanlarına” göre ünvan alıyorlardı; “anabilim dallarına” göre değil. Anabilimdalları ise bir Fakültenin teşkilatlanması için temel taştı. Yasa açıkça, “her Bölümün en az bir anabilim dalı veya bilim dalından oluştuğunu”amir hüküm olarak vaaz etmekteydi. Nereden barsanız bakın, saçma ve kadük olan bir Senato kararıyla İletişim Fakütesinin kanunî teşkilatlanma yapısı hukuksal olarak sakat konuma düşürülmüştü. Bu hâlâ sürüyor... Buradan çıkartmamız geren ders şu: Ne kadar “yüksek” görünürlerse görünsünler, hukuksuzluğu her organ veya merci yapabilir; o nedenle mağduriyetimiz karşısında gideceğimiz tek yer YASA ve MAHKEMELERDİR. Bu yüzden, her gün, durmadan, bizi ilgilendiren YASA’ları okuyalım, tartışalım ve eğer “hak ve adalete” sahip değilse bu YASA’lar, onları eleştirip, düzeltilmesine çalışalım.

Anabilimdallarının İletişim Fakültesi’nde olmaması, okula akademik elaman (özellikle öğretim üyesi) alımında ve ünvan yükseltilmesinde önemli hukuksal sakatlıklar yaratmaktadır. Anabilim dalı olmayan bir Fakültede yapılan bütün ünvan atama ve yükseltmeler hukuk dışıdır. Kanuna ve teamüllere göre, öğretim üyeleri Bölümlere tayin edilemezler; anabilim dallarına tayin edilirler.

Müfredata gelince, bu konuda da İletişim Fakültesi kadük durumdadır. 2002 yılında yapılan müfredat iyileştirilmesi, sonraki her yıl, Senato’ya sokulmadan değiştirilmiş ve bu yolla da mezunlara (diploma hak sahiplerine) hukuksal boşluklar yaratılmıştır.

Umarız, yeni önemde yeni Senato tüm bu güçlükleri aşacak ve o ünlü, her görenin tanıdığı, eski İttihatçı, anti-Atatürkçü Enver Paşanın Harbiye Nezareti olan, İstanbul Üniversitesi kapısını, “İttihatçı Bab-ı Âli Kapısı” görünümünden çıkartarak, Türkiye’nin anayasalarını hazırlamış bir Hukuk Fakültesine yaraşır bir biçimde “Hukuk Kapısı” yapacaktır. Oradan giren herkes Hukukun güvencesini kılcal damarlarına kadar hissedecektir.

NOT: Fotoğrafı masaüstünü indirerek Mustafa Kemal'in sözünü de okuyun... Önemli...