
17 Temmuz 2009
21 Haziran 2009
Prof. Dr. Veysel Batmaz'dan Güncel İki Yazı
"Medya müsveddelerinin geveze tüccarları, çökertiyor bu medyayı" BİRGÜN-Pazar, 21 Haziran 2009 http://www.vistilefakademik.blogspot.com/İkinci yazı
14 Haziran 2009
YÜKSEK ÖĞRETİMDE VİSTİLEF NE DERSE O OLUYOR....
Vistilef Uyarıyor:
TAM GÜN YASASI SADECE BİR TIP YASASI DEĞİLDİR; TÜM ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNİN ÖZLÜK HAKLARINA VE STATÜLERİNE KARŞI GİRİŞİLMİŞ BİR OPERASYONDUR.... ÖRNEĞİN, ARKEOLOJİ PROFESÖRÜNÜ DE, “MEMUR” VE “SAĞLIK PERSONELİ” DÜZEYİNE DÜŞÜRÜR...
Vistilef Talep Ediyor:
ÜNİVERSİTELERİ KENDİ DÜZEYLERİNE GETİRMENİN TEK YOLU: HER ÜNİVERSİTEYE AYRI KANUN’DUR...
Vistilef Öneriyor:
ÜNİVERSİTE BÖLÜMLER VE ANABİLİMDALLARI TARAFINDAN YÖNETİLMELİDİR. DÜNYADA BÜTÜN ÜNİVERSİTELER BÖYLE YÖNETİLİR. (Bu konuda, meraklısı için kaynak: Henry Rosovsky, Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor, Çeviren: Süreyya Ersoy, TÜBİTAK Yayınları, 2. Baskı, 1994)
Vistilef Yol Gösteriyor:
MERKEZİ SİSTEM İLE ÖĞRENCİ ALMANIN YERİNE, ÖSS SINAVI, DÜZEY BELİRLEME İÇİN KRİTERLERDEN BİRİ HALİNE GETİRİLİP, BÖLÜMLERE, KENDİ ÖĞRENCİSİNİ SEÇME HAKKI TANINMALIDIR...
TAM GÜN YASASI SADECE BİR TIP YASASI DEĞİLDİR; TÜM ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNİN ÖZLÜK HAKLARINA VE STATÜLERİNE KARŞI GİRİŞİLMİŞ BİR OPERASYONDUR.... ÖRNEĞİN, ARKEOLOJİ PROFESÖRÜNÜ DE, “MEMUR” VE “SAĞLIK PERSONELİ” DÜZEYİNE DÜŞÜRÜR...
Vistilef Talep Ediyor:
ÜNİVERSİTELERİ KENDİ DÜZEYLERİNE GETİRMENİN TEK YOLU: HER ÜNİVERSİTEYE AYRI KANUN’DUR...
Vistilef Öneriyor:
ÜNİVERSİTE BÖLÜMLER VE ANABİLİMDALLARI TARAFINDAN YÖNETİLMELİDİR. DÜNYADA BÜTÜN ÜNİVERSİTELER BÖYLE YÖNETİLİR. (Bu konuda, meraklısı için kaynak: Henry Rosovsky, Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor, Çeviren: Süreyya Ersoy, TÜBİTAK Yayınları, 2. Baskı, 1994)
Vistilef Yol Gösteriyor:
MERKEZİ SİSTEM İLE ÖĞRENCİ ALMANIN YERİNE, ÖSS SINAVI, DÜZEY BELİRLEME İÇİN KRİTERLERDEN BİRİ HALİNE GETİRİLİP, BÖLÜMLERE, KENDİ ÖĞRENCİSİNİ SEÇME HAKKI TANINMALIDIR...
13 Haziran 2009
YÖK, VİSTİLEF'İ OKUDU VE KARARINI DEĞİŞTİRDİ:
Vistilef'in NOTU: Vistilef'in uyarısına göre YÖK tüm üniversitelerde yatay geçişe izin verdi. Aşağıdaki haberde yer alan YÖK değişikliği çok önemlidir. Öğrencilere uygulanacak bu değişikliğe göre, öğretim üyelerine uygulanmaya çalışılan TAM GÜN YASASI ve ROTASYON'un da önü kesilmiştir. Bu konuda VİSTİLEF gerekli açıklamayı, gerektiğinde yapacaktır.
Aşağıdaki haberi, bir sonraki HER ÜNİVERSİTEYE AYRI KANUN istemini dile getiren Vistilef'in uyarısı ile birlikte okuyun:
Radikal'in Haberi:
YÖK YOLA GELDİ! BÜTÜN ÜNİVERSİTELERDE BÖLÜM DEĞİŞTİRMENİN YOLU AÇILDI!
Öğrencilerine, puan türüne bakılmaksızın bölüm değiştirme hakkı tanıyan Sabancı Üniversitesi’ne ‘ya herkese ya hiç kimseye’ diye itiraz eden YÖK, şimdi ‘herkese’ dedi. Uygulamanın tüm üniversitelerde geçirilebilmesi için değişikliğe gidildi.
Sabancı Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin ‘hiçbir şart olmadan ilk girdikleri bölümü değiştirebilmesi’ uygulamasına karşı çıkan YÖK, mevcut yatay geçiş yönetmeliğini, bütün üniversitelerde ‘şartlı bölüm değiştirmeyi’ mümkün kılacak şekilde değiştirdi. Geçiş şartlarının üniversite senatolarına bırakıldığı yeni yönetmelikte YÖK’ün istediği tek şart olarak, ‘geçilecek programla ilgili, ÖSS’ye girdiği yıl itibarıyla yurtiçindeki üniversitelerde kayıt yaptıran en düşük puanlı öğrencinin puanından az olmaması’ getirildi. Buna göre, 2008’de İstanbul Üniversitesi’nin herhangi bir bölümüne girmiş bir öğrencinin, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçmek istemesi durumunda, o yıl sınavda aldığı ilgili puanın, aynı yıl en düşük puanla öğrenci alan (Kafkas Üniversitesi) Tıp fakültesine en alt sıradan giren öğrenciden fazla olması gerekecek.
Akademisyenler, bu düzenlemenin (En yüksek puanla öğrenci alan) Hacettepe İngilizce Tıp Fakütltesi’ne girmek isteyen, ancak puanı (en düşük puanla öğrenci alan) Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yetebilecek bir öğrenciye, Hacattepe’nin en düşük bölümüne girip, bir yıl bekleyip Hacettepe Tıp’a geçme şansı getirebileceği, öğrencilerin de bir yıl kaybetmeyi göze alıp bu hileye başvurabileceğine dikkat çektiler.Önce karşı çıktılar Sabancı, Işık ve Okan Üniversitelerinin uyguladığı serbest yatay geçiş yöntemi, YÖK tarafından yönetmeliğe aykırı bulunmuş, engellenmek istemişti. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da Sabancı Üniversitesi’nin savunmasını haklı bulmasına karşın, diğer üniversitelere haksızlık olacağı için uygulamaya son verileceğini söylemişti. Bu katı tutumundan geri adım atan YÖK, uygulamayı puan şartına bağlayarak bütün üniversitelere yaydı. Kamuoyuna YÖK Başkanvekili İzzet Özgenç tarafından duyurulan değişiklik, yatay geçiş yönetmeliğinin 10. maddesinde yapıldı. Yeni yönetmelikte söz konusu madde şöyle düzenlendi: “Madde 10- Aynı üniversite içinde fakülte, yüksekokul ve bölümler arasındaki yatay geçişlere ilişkin kurallar, bu Yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde üniversitelerin senatolarınca belirlenir. Ancak, ÖSYM tarafından yapılan merkezi sınavla yükseköğretim kurumlarına yerleştirilen öğrencinin yerleştirmede esas alınan merkezi sınav puanının, yatay geçiş yapmak istediği programla ilgili olarak merkezi sınava girdiği yıl itibarıyla yurtiçindeki üniversitelerde kayıt yaptıran en düşük puanlı öğrencinin puanından az olmaması şarttır.”
Hukuktan Tıp fakültesine...
* İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuyan bir öğrenci, bir yıl eğitim gördükten sonra ‘Ben tıp fakültesi okumak istiyorum’ deyip yatay geçiş için başvurması halinde, öğrencinin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandığı yıl aldığı puana bakılacak. Öğrencinin başvuru yapabilmesi için söz konusu puanın, o yıl tıp fakültelerinin en düşük taban puanından (2008’de Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giren en düşük puanlı öğrencinin puanından) düşük olmamaması gerekecek.
* Öğrenci, tıp fakültesinde okurken, hukuk fakültesine geçiş yaparsa, iki fakülte arasında hiçbir ortak ders olmadığı için birinci sınıftan tekrar okumak ve bir yıl kaybetmek zorunda kalacak.
* Öğrencinin program değiştirme hakkı sadece okuduğu üniversite içinde geçerli olacak. Ankara İletişim’de okuyan bir öğrenci, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçiş yapamayacak. Aynı bölümde üniversiteler arası geçişler, mevcut uygulamada olduğu gibi dikey sınav geçişiyle olacak.
‘Hile yoluna dönüşebilir’
Altı YÖK üyesi, uygulamanın aceleye getirildiğini belirterek, yürürlüğe konulmamasını istedi. Bülent Serim, Fikret Şenses, Engin Ataç, Mustafa İlhan, Atilla Eriş ve Ali Ekrem Özkul karara muhalif kaldı. Bülent Serim, uygulamanın başarılı olmayacağını, çünkü Sabancı Üniversitesi dışındaki diğer üniversitelerde ortak dersler verilen çok fazla programı bulunmadığını söyledi. Serim, “Üniversiteler bunu nasıl uygulayacak bilmiyorum. Yanlış sistemi yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Şu aşamada aceleyle böyle bir aşamaya geçiliyor, doğru olmadığını düşünüyorum” dedi. Akademik çevreler, uygulamanın öğrenciler için bir hile yolu yaratabileceğine de dikkat çektiler. Buna göre, yüzde 1’lik dilimle öğrenci alan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmek isteyen, ancak aldığı puan sadece Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yeten bir öğrenci, Hacettepe’nin düşük puanlı bir bölümüne (örneğin Jeoloji Mühendisliği) girip bir yıl okuduktan sonra yatay geçiş başvurusu yapabilecek. Akademisyenler, bu durumun önüne geçilmesi için Hacettepe Üniversitesi’nin söz konusu geçiş puanını yüksek tutabileceğine, not ortalaması gibi başka koşullar arayabileceğine dikkat çektiler. Kaynak: RADİKAL
Aşağıdaki haberi, bir sonraki HER ÜNİVERSİTEYE AYRI KANUN istemini dile getiren Vistilef'in uyarısı ile birlikte okuyun:
Radikal'in Haberi:
YÖK YOLA GELDİ! BÜTÜN ÜNİVERSİTELERDE BÖLÜM DEĞİŞTİRMENİN YOLU AÇILDI!
Öğrencilerine, puan türüne bakılmaksızın bölüm değiştirme hakkı tanıyan Sabancı Üniversitesi’ne ‘ya herkese ya hiç kimseye’ diye itiraz eden YÖK, şimdi ‘herkese’ dedi. Uygulamanın tüm üniversitelerde geçirilebilmesi için değişikliğe gidildi.
Sabancı Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin ‘hiçbir şart olmadan ilk girdikleri bölümü değiştirebilmesi’ uygulamasına karşı çıkan YÖK, mevcut yatay geçiş yönetmeliğini, bütün üniversitelerde ‘şartlı bölüm değiştirmeyi’ mümkün kılacak şekilde değiştirdi. Geçiş şartlarının üniversite senatolarına bırakıldığı yeni yönetmelikte YÖK’ün istediği tek şart olarak, ‘geçilecek programla ilgili, ÖSS’ye girdiği yıl itibarıyla yurtiçindeki üniversitelerde kayıt yaptıran en düşük puanlı öğrencinin puanından az olmaması’ getirildi. Buna göre, 2008’de İstanbul Üniversitesi’nin herhangi bir bölümüne girmiş bir öğrencinin, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçmek istemesi durumunda, o yıl sınavda aldığı ilgili puanın, aynı yıl en düşük puanla öğrenci alan (Kafkas Üniversitesi) Tıp fakültesine en alt sıradan giren öğrenciden fazla olması gerekecek.
Akademisyenler, bu düzenlemenin (En yüksek puanla öğrenci alan) Hacettepe İngilizce Tıp Fakütltesi’ne girmek isteyen, ancak puanı (en düşük puanla öğrenci alan) Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yetebilecek bir öğrenciye, Hacattepe’nin en düşük bölümüne girip, bir yıl bekleyip Hacettepe Tıp’a geçme şansı getirebileceği, öğrencilerin de bir yıl kaybetmeyi göze alıp bu hileye başvurabileceğine dikkat çektiler.Önce karşı çıktılar Sabancı, Işık ve Okan Üniversitelerinin uyguladığı serbest yatay geçiş yöntemi, YÖK tarafından yönetmeliğe aykırı bulunmuş, engellenmek istemişti. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da Sabancı Üniversitesi’nin savunmasını haklı bulmasına karşın, diğer üniversitelere haksızlık olacağı için uygulamaya son verileceğini söylemişti. Bu katı tutumundan geri adım atan YÖK, uygulamayı puan şartına bağlayarak bütün üniversitelere yaydı. Kamuoyuna YÖK Başkanvekili İzzet Özgenç tarafından duyurulan değişiklik, yatay geçiş yönetmeliğinin 10. maddesinde yapıldı. Yeni yönetmelikte söz konusu madde şöyle düzenlendi: “Madde 10- Aynı üniversite içinde fakülte, yüksekokul ve bölümler arasındaki yatay geçişlere ilişkin kurallar, bu Yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde üniversitelerin senatolarınca belirlenir. Ancak, ÖSYM tarafından yapılan merkezi sınavla yükseköğretim kurumlarına yerleştirilen öğrencinin yerleştirmede esas alınan merkezi sınav puanının, yatay geçiş yapmak istediği programla ilgili olarak merkezi sınava girdiği yıl itibarıyla yurtiçindeki üniversitelerde kayıt yaptıran en düşük puanlı öğrencinin puanından az olmaması şarttır.”
Hukuktan Tıp fakültesine...
* İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuyan bir öğrenci, bir yıl eğitim gördükten sonra ‘Ben tıp fakültesi okumak istiyorum’ deyip yatay geçiş için başvurması halinde, öğrencinin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandığı yıl aldığı puana bakılacak. Öğrencinin başvuru yapabilmesi için söz konusu puanın, o yıl tıp fakültelerinin en düşük taban puanından (2008’de Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giren en düşük puanlı öğrencinin puanından) düşük olmamaması gerekecek.
* Öğrenci, tıp fakültesinde okurken, hukuk fakültesine geçiş yaparsa, iki fakülte arasında hiçbir ortak ders olmadığı için birinci sınıftan tekrar okumak ve bir yıl kaybetmek zorunda kalacak.
* Öğrencinin program değiştirme hakkı sadece okuduğu üniversite içinde geçerli olacak. Ankara İletişim’de okuyan bir öğrenci, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçiş yapamayacak. Aynı bölümde üniversiteler arası geçişler, mevcut uygulamada olduğu gibi dikey sınav geçişiyle olacak.
‘Hile yoluna dönüşebilir’
Altı YÖK üyesi, uygulamanın aceleye getirildiğini belirterek, yürürlüğe konulmamasını istedi. Bülent Serim, Fikret Şenses, Engin Ataç, Mustafa İlhan, Atilla Eriş ve Ali Ekrem Özkul karara muhalif kaldı. Bülent Serim, uygulamanın başarılı olmayacağını, çünkü Sabancı Üniversitesi dışındaki diğer üniversitelerde ortak dersler verilen çok fazla programı bulunmadığını söyledi. Serim, “Üniversiteler bunu nasıl uygulayacak bilmiyorum. Yanlış sistemi yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Şu aşamada aceleyle böyle bir aşamaya geçiliyor, doğru olmadığını düşünüyorum” dedi. Akademik çevreler, uygulamanın öğrenciler için bir hile yolu yaratabileceğine de dikkat çektiler. Buna göre, yüzde 1’lik dilimle öğrenci alan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmek isteyen, ancak aldığı puan sadece Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yeten bir öğrenci, Hacettepe’nin düşük puanlı bir bölümüne (örneğin Jeoloji Mühendisliği) girip bir yıl okuduktan sonra yatay geçiş başvurusu yapabilecek. Akademisyenler, bu durumun önüne geçilmesi için Hacettepe Üniversitesi’nin söz konusu geçiş puanını yüksek tutabileceğine, not ortalaması gibi başka koşullar arayabileceğine dikkat çektiler. Kaynak: RADİKAL
04 Haziran 2009
HER ÜNİVERSİTEYE AYRI KANUN ve TEŞKİLATLANMA ve AMAÇ GEREKLİ
İlkönce haberi okuyalım:
YÖK: 'Fırsat Eşitliğine Aykırı'
YÖK Sabancı Üniverstesi'nde öğrencilerin kurum içinde başka bölüme geçişine imkan veren uygulamanın uygun olmadığını belirtti.
Yüksek Öğretim Kurulu, Sabancı Üniversitesi’nde öğrencilerin kurum içinde başka bölümlere geçişine imkân veren uygulamanın yükseköğretim giriş sistemine aykırı olduğunu açıkladı.Yüksek Öğretim Kurumu, Sabancı Üniversitesi’nin öğrencilerin kurum içinde başka puan türlerinden öğrenci kabul eden bölümlere geçişine olanak sağlayan uygulamasının yükseköğretim giriş sistemine aykırı olduğunu ve fırsat eşitliğini ortadan kaldırdığını açıkladı. YÖK’ün, programa değil fakültelere öğrenci alan bazı üniversitelerden, önümüzdeki yıl bu uygulamaya son vererek, programlara öğrenci alınmasını istemesi yeni bir tartışma yarattı. Akademisyenlerin, üniversitelerde “tek tip”in değil çeşitliliğin gerekli olduğu yönündeki eleştirisine YÖK’ten dün yanıt geldi.
Yapılan yazılı açıklamada, Türkiye’de yüksek öğretime giriş sisteminin “öğrencinin başarısını” esas alan bir sistem dahilinde yürütüldüğü ifade edildi. “Bazı üniversitelerde, bu sistemin dışında, öğrencinin başarısının önüne ‘öğrencinin isteğini’ geçiren bir tarzda diğer bütün üniversitelerden farklı bir sistem uygulandığı” kaydedilen açıklamada, şunlar söylendi: “Türkiye’de sadece bir üniversitede uygulanan sisteme göre ise bir öğrenci eşit ağırlıklı puan ile girilebilen bir programa kaydolduktan sonra sayısal puan ile öğrenci alan bir programa geçiş yaptırabilmektedir. Buna benzer tarzda iki üniversitede de (Okan ve Işık üniversiteleri) uygulama yapılmakta, fakat bu iki üniversitede daha dar alanda, aynı puan türü içinde geçişlere izin verilmektedir. Türkiye’deki mevcut yüksek öğretime giriş sistemine bütünüyle aykırı bu uygulama, fırsat eşitliğini ortadan kaldırmaktadır. Diğer bütün üniversitelerde öğrencilerin, aynı puan türü içinde kaydolduğu bir fakültedeki bir programdan bir başka fakültenin programına geçiş yapabilmesi için ertesi yıl tekrar sınava girmesi ve puanının önemli bir şekilde eksiltilmesi söz konusudur.”
Haber böyle… YÖK’ün Sabancı Üniversitesi için geliştirdiği mantığı, eksik bulsak da onaylıyoruz. Ancak ve peki, “Çift Anadal” ne kadar adaletli ve fırsat eşitliğine uygun?
Bu konuyu Vistilef’ten Prof. Dr. Veysel Batmaz birkaç kez İstanbul Üniversitesi Senatosu’ne sundu ancak bir sonuç alamadı.
“Çift Anadal” programının amacı kendi bölümlerinde lisans programlarını başarı ile sürdüren öğrencilerin aynı zamanda ikinci dalda lisans diploması almak üzere öğrenim görmelerini sağlamaktır.”
Hal böyleyse, peki, YÖK’ün Sabancı Üniversitesi için geliştirdiği argüman, “çift ana dal” için geliştirilemez mi? Hatta, işi daha da genişletelim, “yatay ve dikey geçişler” de aynı mantıkla adaletsiz bulunamaz mı? Öyle ya, ÖSS’de kazanılan eğitim programını değiştiren her uygulama, Sabancı Üniversitesi’ne karşı geliştirilen mantıkla eleştirilebilir ve adaletsiz bulunabilir…
Biz şimdilik sadece soruyoruz ve dikkat çekerek ikazda bulunuyoruz…
Bir de önerimiz var; kurulacaklar da dahil, artık her üniversiteye ayrı kanun, amaç ve teşkilatlanma biçimi getirmenin zamanı gelmiştir; üniversiteler çerçeve yasa ile idare edilebilir olmaktan çıkmıştır.
Öyleyse, (DEVLET ve VAKIF veya daha sonra kurulabilecek olan kâr amaçlı ÖZEL) HER ÜNİVESİTE’YE AYRI KANUNLA KENDİ GEÇMİŞİ ve İSTEĞİ DOĞRULTUSUNDA DEĞİŞİK NİTELİK VERİLMELİDİR. [Bu arada önemle belirtelim ki, öğrenim birliği, ilköğretim ve liselerde, değiştirilemez ve vazgeçilmezdir.]
YÖK'ün Sabancı Üniversitesi'ne karşı geliştirdiği mantığı, YÖK sisteminin, ÖSS'nin yerleştirmesini değiştiren her uygulamasının da yanlış olduğunu rahatlıkla söyleyebilme konumuna bizi getirir ki, buradan da şunu iddia edebiliriz: "tek tip" üniversite anlayışının iflası demek olduğu sonucuna varabiliriz. Bu da bizi: "Her konuda ve başta yüksek öğrenim olmak üzere, “çerçeve kanun” ve “torba” sistemlerle Türkiye kendi önünü tıkamaktadır…" yargısına götürür.
Gerekirse ve istenirse, Vistilef, İstanbul Üniversitesi Senatosu’na ve YÖK’e bu konuda ayrıntılı rapor sunabilir…
YÖK: 'Fırsat Eşitliğine Aykırı'
YÖK Sabancı Üniverstesi'nde öğrencilerin kurum içinde başka bölüme geçişine imkan veren uygulamanın uygun olmadığını belirtti.
Yüksek Öğretim Kurulu, Sabancı Üniversitesi’nde öğrencilerin kurum içinde başka bölümlere geçişine imkân veren uygulamanın yükseköğretim giriş sistemine aykırı olduğunu açıkladı.Yüksek Öğretim Kurumu, Sabancı Üniversitesi’nin öğrencilerin kurum içinde başka puan türlerinden öğrenci kabul eden bölümlere geçişine olanak sağlayan uygulamasının yükseköğretim giriş sistemine aykırı olduğunu ve fırsat eşitliğini ortadan kaldırdığını açıkladı. YÖK’ün, programa değil fakültelere öğrenci alan bazı üniversitelerden, önümüzdeki yıl bu uygulamaya son vererek, programlara öğrenci alınmasını istemesi yeni bir tartışma yarattı. Akademisyenlerin, üniversitelerde “tek tip”in değil çeşitliliğin gerekli olduğu yönündeki eleştirisine YÖK’ten dün yanıt geldi.
Yapılan yazılı açıklamada, Türkiye’de yüksek öğretime giriş sisteminin “öğrencinin başarısını” esas alan bir sistem dahilinde yürütüldüğü ifade edildi. “Bazı üniversitelerde, bu sistemin dışında, öğrencinin başarısının önüne ‘öğrencinin isteğini’ geçiren bir tarzda diğer bütün üniversitelerden farklı bir sistem uygulandığı” kaydedilen açıklamada, şunlar söylendi: “Türkiye’de sadece bir üniversitede uygulanan sisteme göre ise bir öğrenci eşit ağırlıklı puan ile girilebilen bir programa kaydolduktan sonra sayısal puan ile öğrenci alan bir programa geçiş yaptırabilmektedir. Buna benzer tarzda iki üniversitede de (Okan ve Işık üniversiteleri) uygulama yapılmakta, fakat bu iki üniversitede daha dar alanda, aynı puan türü içinde geçişlere izin verilmektedir. Türkiye’deki mevcut yüksek öğretime giriş sistemine bütünüyle aykırı bu uygulama, fırsat eşitliğini ortadan kaldırmaktadır. Diğer bütün üniversitelerde öğrencilerin, aynı puan türü içinde kaydolduğu bir fakültedeki bir programdan bir başka fakültenin programına geçiş yapabilmesi için ertesi yıl tekrar sınava girmesi ve puanının önemli bir şekilde eksiltilmesi söz konusudur.”
Haber böyle… YÖK’ün Sabancı Üniversitesi için geliştirdiği mantığı, eksik bulsak da onaylıyoruz. Ancak ve peki, “Çift Anadal” ne kadar adaletli ve fırsat eşitliğine uygun?
Bu konuyu Vistilef’ten Prof. Dr. Veysel Batmaz birkaç kez İstanbul Üniversitesi Senatosu’ne sundu ancak bir sonuç alamadı.
“Çift Anadal” programının amacı kendi bölümlerinde lisans programlarını başarı ile sürdüren öğrencilerin aynı zamanda ikinci dalda lisans diploması almak üzere öğrenim görmelerini sağlamaktır.”
Hal böyleyse, peki, YÖK’ün Sabancı Üniversitesi için geliştirdiği argüman, “çift ana dal” için geliştirilemez mi? Hatta, işi daha da genişletelim, “yatay ve dikey geçişler” de aynı mantıkla adaletsiz bulunamaz mı? Öyle ya, ÖSS’de kazanılan eğitim programını değiştiren her uygulama, Sabancı Üniversitesi’ne karşı geliştirilen mantıkla eleştirilebilir ve adaletsiz bulunabilir…
Biz şimdilik sadece soruyoruz ve dikkat çekerek ikazda bulunuyoruz…
Bir de önerimiz var; kurulacaklar da dahil, artık her üniversiteye ayrı kanun, amaç ve teşkilatlanma biçimi getirmenin zamanı gelmiştir; üniversiteler çerçeve yasa ile idare edilebilir olmaktan çıkmıştır.
Öyleyse, (DEVLET ve VAKIF veya daha sonra kurulabilecek olan kâr amaçlı ÖZEL) HER ÜNİVESİTE’YE AYRI KANUNLA KENDİ GEÇMİŞİ ve İSTEĞİ DOĞRULTUSUNDA DEĞİŞİK NİTELİK VERİLMELİDİR. [Bu arada önemle belirtelim ki, öğrenim birliği, ilköğretim ve liselerde, değiştirilemez ve vazgeçilmezdir.]
YÖK'ün Sabancı Üniversitesi'ne karşı geliştirdiği mantığı, YÖK sisteminin, ÖSS'nin yerleştirmesini değiştiren her uygulamasının da yanlış olduğunu rahatlıkla söyleyebilme konumuna bizi getirir ki, buradan da şunu iddia edebiliriz: "tek tip" üniversite anlayışının iflası demek olduğu sonucuna varabiliriz. Bu da bizi: "Her konuda ve başta yüksek öğrenim olmak üzere, “çerçeve kanun” ve “torba” sistemlerle Türkiye kendi önünü tıkamaktadır…" yargısına götürür.
Gerekirse ve istenirse, Vistilef, İstanbul Üniversitesi Senatosu’na ve YÖK’e bu konuda ayrıntılı rapor sunabilir…
31 Mayıs 2009
TAM GÜNE TAM KARŞIYIZ...
Tam gün yasa tasarısı, üniversiteyi “tıp fakültelerinden” müteşekkil ve üniversite öğretim üyesini de “memur” zannediyor...
Prof. Dr. Veysel Batmaz
Eski Rektör adayı
Sorun:
“Üniversite ve Sağlık Personelinin tam gün çalışmasına ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı” adlı sağlık personeli ile ilgili bir tasarı TBMM gündemine girmiş ve kanunlaşma sürecine başlamış bulunuyor.
Tasarının sahibi Sağlık Bakanlığı. Fakat, 15 maddeden oluşan bu tasarının dört maddesi doğrudan ve üç maddesi de dolaylı olarak, Sağlık Bakanlığı ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan, uzun zamandır “özerk ve demokratik” denilegelen; Yasasında da bu ibarenin “bilimsel özerklik” olarak yer aldığı ve YÖK ile diğer bakanlıklardan ayrılmış bulunan “üniversite” ile ilgili olarak, 2547 sayılı Yasanın en önemli maddeleri olan 36. (çalışma esasları) ve 58. (döner sermaye) maddelerini değiştiriyor.
Herşeyden önce, üniversiteyi “tıp fakültelerinden” müteşekkil ve üniversite öğretim üyesini de “memur” zanneden bir anlayışın ürünü olan bu yasa tasarısı uygulanamaz, Anayasa Mahkemesi’nden döner ve en önemlisi de “öğretim üyesi/biliminsanı” kavramına hakarettir.
Tasarı, 2547 sayılı yasanın çalışma esasları ile ilgili 36. maddesindeki bütün ayrıntıları kaldırarak, dört paragraflık bir metinle, üniversitede kısmî statü denilen “part-time” çalışma hakkını yok ediyor ve “öğretim elemanları, üniversitede devamlı statüde görev yapar” hükmünü getiriyor. Buna ek olarak, “öğretim elemanının görevi ile bağlantılı olarak verdiği hizmetin karşılığında telif ücreti adıyla bir bedel tahsil etmesi halinde 58inci madde hükümleri uygulanır” diyerek, üniversite alt yapısından hiç bir biçimde yararlanmayan ve üniversite ile ilgili olmayan bilimsel/akademik eser müelliflerini de, sadece üniversitede çalıştıkları için üniversiteye zorla para kazandırma “angaryasına” zorluyor.
Bütün bunları da, İstanbul Üniversitesi’nin Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakültelerindeki tüm profesör kadrolarını dağıtmak için yapıyor.
Başka amacı yok. Çünkü, yasa tasarısı, arkeoloji veya iletişim profesörünü de tıp profesörü zannediyor olmasa, eğer sağlık alanında tam gün çalışmanın üniversiteye getireceği bir yarar varsa, tıp fakültelerine özel bir statü atfederek, bu yarar doğrultusunda kanunî tanımlar yapardı. Veya, tıp fakültelerini diğer sağlık personeli statüsüne indirgemeyerek, özel bir konum kazandırırdı.
Tasarının, özde ve üniversitenin toplumun en önemli yapı taşı olarak varolmasının 12 Eylül ile budanmış halini bile daha geri götüren iki önemli sakatlığı bulunuyor:
1- Üniversite öğretim üyelerinin tamamını "sağlık personeli" zannediyor;
2- Üniversitede çalışan tüm öğretim üyelerini "memur" zannediyor.
İstanbul Üniversitesi’nde Alemdaroğlu ve Parlak kafalı profesörlerin yarattığı bu iki yanlış algılamanın ve genel olarak üniversiteyi bir kışla görünümüne sokan, paşalardan yardım aldığını artık gizlemeyerek, “onlar olmasaydı, ben ne yapardım” gibi, bir öğretim üyesine yakışmayacak hallere düşenlerin bizi getirdiği son durum, bütün öğretim üyelerini, bir Sağlık Bakanı’nın eline, “sağlık personeli” ve “memur” olarak düşürmektir. Bu ironik duruma, şimdiki İstanbul Üniversitesi yönetiminin nasıl tepki göstereceğini merakla bekliyorum. YÖK ne yapacaktır, onu da merakla bekliyorum.
Başta tıpçı öğretim üyeleri de dahil olmak üzere, bu tasarıya, “sağlık personeli” ve “memur” olmadığımızı haykırmak için karşı çıkmamız lazımdır.
“Sağlık personeli” değiliz; tıpçı profesör, doçent ve yardımcı doçentler de değil.
“Memur” değiliz; 657 ile özlük bağımız olmasına karşın; üniversite öğretim üyesi olarak, bizzat 2547 sayılı yasanın 3-d maddesinde belirtilen, “bilimsel özerkliğe sahip, eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan” kişi olarak çalışmakla yükümlüyüz.
Bilimsel eğitim/öğretim, araştırma, yayın ve danışmanlık yapmakla görevliyseniz, bunların hiç birini “memur” olarak yapamazsınız.
Çünkü, memur-amir, Arapça emir’den türeyen ve “emir alan” ile “emir veren” ilişkisini tanımlayan hukuki statülerdir. Dikkat ettiniz mi bilemem ama, 657’nin bir çok maddesinde “amir” sözü geçerken, 2547’de sadece “disiplin veya sicil amiri” olarak (yani, özlük ile ilişkili olarak) bu sözün kullanılması, pozitif hukukta da, üniversitede öğretim üyesinin memur olamayacağına ilişkindir. Üniversitede rektör dahil tüm yöneticiler (Bölüm Başkanı hariç) “kurul kararlarını” uygulamakla (2547-13 ve 16) yükümlüdür.
Tıp fakültelerinin başımıza açtığı bir sorun olarak, tasarıdan kaynaklanan bu iki algılama ve uygulama sorununu, ilk önce onların çözmesi gereklidir. Sağlık Bakanlığına ve YÖK’e başvurarak, “sağlık personeli” ve “memur” olmadıklarını söylemelidirler.
Çünkü bilimsel/akademik eğitim, “memur zihniyetiyle,” “tam gün çalışma” ile (her ne demekse), “sağlık sorunlarını” çözmek için geliştirilen akla ziyan önerilerle yapılamaz.
Üniversitelerde çalışan öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu “tıpçı” değillerdir.
Öneriler:
1. Üniversitelerde çalışan tüm öğretim üyeleri (doktorasını almış ve 2547’ye göre öğretim üyesi sıfatı kazanmış herkes), üniversitede günde en fazla üç saat çalışmalıdır. Bu çalışma, münavebeli (nöbetli) olarak tüm güne yayılmalıdır.
2547’nin şu hali ile (36. madde, 2-d) ve Tasarının Madde 2-2. paragrafına göre, zaten bugün, bir öğretim üyesinin haftalık çalışma saati 10 saattir. Bu söylediğim kafaları karştırmamalıdır. Bu iki maddede de, “öğretim üyesinin haftalık ders yükü en az 10 saattir” denmektedir ve bunun mesai saatini kastetmediği ileri sürülebilir. Oysa, bu görüş tam anlamıyla hukuken yanlıştır. Çünkü, Yasanın ve Tasarının diğer maddelerinde, haftalık 10 saat ders yükünün üzerinde ders verenlere, “ek ders ücreti” ödenmesi hükmü vardır. Bu demektir ki, haftada ek ders ücreti olmadan 10 saat dersten fazla ders vermek angaryadır ve Anayasa ile yasaklanmıştır. Bu da, bir öğretim üyesinin haftalık olarak doğrudan üniversite ile ilişkin çalışma saatini (mesai saatini) belirlemektedir. 10 saatlik (eğitim-öğretim) ders vermenin üstünde, bir öğretim üyesi, araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak için, isterse, haftada, 109 saat daha “çalışabilir” [7 X 24 = 168 (haftalık saat toplamı); 168 – 10/zorunlu ders saati + 49/haftalık ortalama uyku) = 109] ancak bu çalışmasını üniversitede belirlenmiş yerlerde yapmak zorunda değildir. Bu çalışmasının karşılığı da sadece telif olarak ödenir veya hiç ödenmez. Üniversite öğretim üyesi, klinik, poliklinik, gelir getirici proje yapmak zorunda değildir. Çünkü, 2547 sayılı Yasa çok açıktır (3-d), “üniversite [sadece] eğitim-öğretim, araştırma, yayın ve danışmanlık” yapar. Teşhis, ameliyat, tedavi, proje, gelir getirici başka iş yapamaz. Değiitirilecekse, bu durum değiştirilmelidir.
2. Yukarıdaki 1. maddedeki öneriye bağlı olarak, Üniversitelerde, döner sermayeye bağlı olmadan gelir getirici iş yapılması sağlanmalıdır.
Bugünkü Yasa ve Tasarı, üniversite öğretim üyesini devletten başka yerden para almadan, bir sağlık personeli gibi, 2547 sayılı yasada yer almamış bazı işlerden kazanacağı para kazanma sistemi getirmiş ve bu sistem bugüne kadar Yasanın öngördüğü biçimde burada tartışmadığım ama herkesce malum nedenlerle uygulanmamıştır.
Böylelikle, artık öğretim üyesine (üstelik 2547 sayılı yasanın 3-d maddesine aykırı olarak) üniversiteye (devlete) para kazandıran bir tüccardan başka bir gözle bakmanın zamanı gelmiştir.
Üstelik öğretim üyesine “devlete para kazandıran tüccar” konumu, paradoksal olarak, Tasarının ve (belli ölçüde 2547 sayılı Yasayı Alemdaroğlu ve Parlak kafalı profesörler gibi uygulayanlara göre Yasanın), öğetim üyesini “sağlık personeli” ve “memur” konumuna indirdiği bir aşamada kazandırılmak istenmektedir.
Şimdi sorulması gereken durum şudur:
Bir hukukî düzenleme, hukuk sistemi içinde dört farklı hak/yetki statüsü olan, öğretim üyeliği, tüccarlık, sağlık personeli ve memur statülerini aynı kişide nasıl birleştirebilir? Birleştirmesi mümkün müdür?
Birleştirirse, bunun istismarını önlemek mümkün olabilir mi?
Sağlık Bakanı diyecektir ki, “işte bunun için tam gün yasasını çıkartıyoruz; tüccar öğretim üyesi ile, memur öğretim üyesini ayıralım, hatta, öğretim üyeliğini “memur” olduğu sürece tüccarlaştırmayalım.” Peki, o zaman, “döner sermaye” ne için var? Adı üstünde bu “sermaye,” bütçeden ayrı olarak kişisel ve kurumsal bir para kazanma (tüccarlaşma) durumudur. Bu sermaye, işin kötüsü sadece Tıp Fakültelerinde “iş yapmaktadır.”
Bu döngüsel durumun en sade çözümü şudur:
Üniversite öğretim üyesi, haftada 15 saat (veya günde üç saat) üniversitede çalışmasının dışında, kendi adına bir tüccar gibi para kazanmalıdır ve vergisini ödeyerek (bu vergi doğrudan üniversitesine de ödenebilir) devlete katkıda bulunmalıdır.
Üstüne üstlük yeni Tasarı, telif ücretlerini de döner sermayeye irat kaydedtmiştir. Karşımızda, Üniversite alt yapısından hiç bir şekilde yararlanmadan yazılan bilimsel eserlerden de, para kazanan bir devlet vardır. Bu da, bütün öğretim üyelerini tıpçı zannetmenin bir başka yansımasıdır.
3. Yukarıda önerilen aynı anda uygulanması zorunlu iki çözüm önerisi “beğenilmemişse,” öğretim üyeliği haftada genel olarak 40 saatlik bir mesai biçiminde (tam zamanlı) uygulanırsa, bu kez de, şu andaki maaşın dört katı maaşla, tüm fakültelerde tekli statü sağlanmalıdır.
Bugün, “citation index”lerine girmeye çabaladığımız gelişmiş ülkelerde (AB ve ABD), bir öğretim üyesi (profesör) maaşı yılda 75-100 bin dolardır. Türkiye’de ise bu maaş 25 bin dolardır. Ancak dört kat fazla maaşla, öğretim üyeleri üniversitede haftada genel olarak (647-99) 40 saat çalıştırmak adaletlidir. Bu durumda, tıpçılarla diğer öğretim üyeleri arasında bir fark kalmayacağı ve tıp fakültesi hastanelerinin sadece “tetkik ve eğitim hastanesi” olacağından, sorun çözülmüş olur.
Ayrıca, yukarıda değindiğim gibi, 2547 sayılı Yasa, zaten bir öğretim üyesini haftada sadece 10 saat çalıştırma (ders verme) zorunluluğu getirmekte ve üzerinde çalışanlara ek ücret ödemektedir. Bu nedenle de, maaşın dört katına çıkması, adalet açısından zorunludur.
Ayrıca, haftada 40 saatin dışında yine, isteyenin gelir getirici iş yapmasında bir sakınca bulunmamalıdır.
Sonuç:
Tasarı, bizleri “sağlık personeli” ve “memur” olarak görmektedir.
Öğretim üyesi/biliminsanı, memur da değildir, sağlık personeli de...
Sadece 12 Eylülden bu yana zaman zaman görülen bu iki algılama (zannetme) durumunun, üniversitede yarattığı tahribat, küçük Tasarılarla ve bazı tıp fakültelerine karşı girişildiği mutlak olan düzenleyici işlemlerle geçiştirilecek ve çözülecek durumda değildir.
Bu nedenle, üniversitede herkese part-time (haftada 15 saat) ve döner sermaye katkılı ve/veya gelir getirici iş yapma serbestili bir düzen istiyoruz. [NOT: Ben, biliyorsunuz ki, 2547 içinde bu öneriyi Rektör Adaylığı Kampanyası süresince yapmıştım.]
Ya da, üniversitede 2547 sayılı Yasanın ruhuna uygun olarak, yani şu andaki 10 saat zorunlu ders yükünü ve çalışmayı 40 saatli tam zamanlılığa yükselterek, maaşlarımızın dört katına çıkartılmasını talep ediyoruz.
“Sağlık personeli” ve “emir alan (memur)” değiliz...
Bir başka çözüm yok !
Herşeyden önce, üniversiteyi “tıp fakültelerinden” müteşekkil ve üniversite öğretim üyesini de “memur” zanneden bir anlayışın ürünü olan bu yasa tasarısı uygulanamaz, Anayasa Mahkemesi’nden döner ve en önemlisi de “öğretim üyesi/biliminsanı” kavramına hakarettir.
Tasarı, 2547 sayılı yasanın çalışma esasları ile ilgili 36. maddesindeki bütün ayrıntıları kaldırarak, dört paragraflık bir metinle, üniversitede kısmî statü denilen “part-time” çalışma hakkını yok ediyor ve “öğretim elemanları, üniversitede devamlı statüde görev yapar” hükmünü getiriyor. Buna ek olarak, “öğretim elemanının görevi ile bağlantılı olarak verdiği hizmetin karşılığında telif ücreti adıyla bir bedel tahsil etmesi halinde 58inci madde hükümleri uygulanır” diyerek, üniversite alt yapısından hiç bir biçimde yararlanmayan ve üniversite ile ilgili olmayan bilimsel/akademik eser müelliflerini de, sadece üniversitede çalıştıkları için üniversiteye zorla para kazandırma “angaryasına” zorluyor.
Bütün bunları da, İstanbul Üniversitesi’nin Cerrahpaşa ve Çapa Tıp Fakültelerindeki tüm profesör kadrolarını dağıtmak için yapıyor.
Başka amacı yok. Çünkü, yasa tasarısı, arkeoloji veya iletişim profesörünü de tıp profesörü zannediyor olmasa, eğer sağlık alanında tam gün çalışmanın üniversiteye getireceği bir yarar varsa, tıp fakültelerine özel bir statü atfederek, bu yarar doğrultusunda kanunî tanımlar yapardı. Veya, tıp fakültelerini diğer sağlık personeli statüsüne indirgemeyerek, özel bir konum kazandırırdı.
Tasarının, özde ve üniversitenin toplumun en önemli yapı taşı olarak varolmasının 12 Eylül ile budanmış halini bile daha geri götüren iki önemli sakatlığı bulunuyor:
1- Üniversite öğretim üyelerinin tamamını "sağlık personeli" zannediyor;
2- Üniversitede çalışan tüm öğretim üyelerini "memur" zannediyor.
İstanbul Üniversitesi’nde Alemdaroğlu ve Parlak kafalı profesörlerin yarattığı bu iki yanlış algılamanın ve genel olarak üniversiteyi bir kışla görünümüne sokan, paşalardan yardım aldığını artık gizlemeyerek, “onlar olmasaydı, ben ne yapardım” gibi, bir öğretim üyesine yakışmayacak hallere düşenlerin bizi getirdiği son durum, bütün öğretim üyelerini, bir Sağlık Bakanı’nın eline, “sağlık personeli” ve “memur” olarak düşürmektir. Bu ironik duruma, şimdiki İstanbul Üniversitesi yönetiminin nasıl tepki göstereceğini merakla bekliyorum. YÖK ne yapacaktır, onu da merakla bekliyorum.
Başta tıpçı öğretim üyeleri de dahil olmak üzere, bu tasarıya, “sağlık personeli” ve “memur” olmadığımızı haykırmak için karşı çıkmamız lazımdır.
“Sağlık personeli” değiliz; tıpçı profesör, doçent ve yardımcı doçentler de değil.
“Memur” değiliz; 657 ile özlük bağımız olmasına karşın; üniversite öğretim üyesi olarak, bizzat 2547 sayılı yasanın 3-d maddesinde belirtilen, “bilimsel özerkliğe sahip, eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan” kişi olarak çalışmakla yükümlüyüz.
Bilimsel eğitim/öğretim, araştırma, yayın ve danışmanlık yapmakla görevliyseniz, bunların hiç birini “memur” olarak yapamazsınız.
Çünkü, memur-amir, Arapça emir’den türeyen ve “emir alan” ile “emir veren” ilişkisini tanımlayan hukuki statülerdir. Dikkat ettiniz mi bilemem ama, 657’nin bir çok maddesinde “amir” sözü geçerken, 2547’de sadece “disiplin veya sicil amiri” olarak (yani, özlük ile ilişkili olarak) bu sözün kullanılması, pozitif hukukta da, üniversitede öğretim üyesinin memur olamayacağına ilişkindir. Üniversitede rektör dahil tüm yöneticiler (Bölüm Başkanı hariç) “kurul kararlarını” uygulamakla (2547-13 ve 16) yükümlüdür.
Tıp fakültelerinin başımıza açtığı bir sorun olarak, tasarıdan kaynaklanan bu iki algılama ve uygulama sorununu, ilk önce onların çözmesi gereklidir. Sağlık Bakanlığına ve YÖK’e başvurarak, “sağlık personeli” ve “memur” olmadıklarını söylemelidirler.
Çünkü bilimsel/akademik eğitim, “memur zihniyetiyle,” “tam gün çalışma” ile (her ne demekse), “sağlık sorunlarını” çözmek için geliştirilen akla ziyan önerilerle yapılamaz.
Üniversitelerde çalışan öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu “tıpçı” değillerdir.
Öneriler:
1. Üniversitelerde çalışan tüm öğretim üyeleri (doktorasını almış ve 2547’ye göre öğretim üyesi sıfatı kazanmış herkes), üniversitede günde en fazla üç saat çalışmalıdır. Bu çalışma, münavebeli (nöbetli) olarak tüm güne yayılmalıdır.
2547’nin şu hali ile (36. madde, 2-d) ve Tasarının Madde 2-2. paragrafına göre, zaten bugün, bir öğretim üyesinin haftalık çalışma saati 10 saattir. Bu söylediğim kafaları karştırmamalıdır. Bu iki maddede de, “öğretim üyesinin haftalık ders yükü en az 10 saattir” denmektedir ve bunun mesai saatini kastetmediği ileri sürülebilir. Oysa, bu görüş tam anlamıyla hukuken yanlıştır. Çünkü, Yasanın ve Tasarının diğer maddelerinde, haftalık 10 saat ders yükünün üzerinde ders verenlere, “ek ders ücreti” ödenmesi hükmü vardır. Bu demektir ki, haftada ek ders ücreti olmadan 10 saat dersten fazla ders vermek angaryadır ve Anayasa ile yasaklanmıştır. Bu da, bir öğretim üyesinin haftalık olarak doğrudan üniversite ile ilişkin çalışma saatini (mesai saatini) belirlemektedir. 10 saatlik (eğitim-öğretim) ders vermenin üstünde, bir öğretim üyesi, araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak için, isterse, haftada, 109 saat daha “çalışabilir” [7 X 24 = 168 (haftalık saat toplamı); 168 – 10/zorunlu ders saati + 49/haftalık ortalama uyku) = 109] ancak bu çalışmasını üniversitede belirlenmiş yerlerde yapmak zorunda değildir. Bu çalışmasının karşılığı da sadece telif olarak ödenir veya hiç ödenmez. Üniversite öğretim üyesi, klinik, poliklinik, gelir getirici proje yapmak zorunda değildir. Çünkü, 2547 sayılı Yasa çok açıktır (3-d), “üniversite [sadece] eğitim-öğretim, araştırma, yayın ve danışmanlık” yapar. Teşhis, ameliyat, tedavi, proje, gelir getirici başka iş yapamaz. Değiitirilecekse, bu durum değiştirilmelidir.
2. Yukarıdaki 1. maddedeki öneriye bağlı olarak, Üniversitelerde, döner sermayeye bağlı olmadan gelir getirici iş yapılması sağlanmalıdır.
Bugünkü Yasa ve Tasarı, üniversite öğretim üyesini devletten başka yerden para almadan, bir sağlık personeli gibi, 2547 sayılı yasada yer almamış bazı işlerden kazanacağı para kazanma sistemi getirmiş ve bu sistem bugüne kadar Yasanın öngördüğü biçimde burada tartışmadığım ama herkesce malum nedenlerle uygulanmamıştır.
Böylelikle, artık öğretim üyesine (üstelik 2547 sayılı yasanın 3-d maddesine aykırı olarak) üniversiteye (devlete) para kazandıran bir tüccardan başka bir gözle bakmanın zamanı gelmiştir.
Üstelik öğretim üyesine “devlete para kazandıran tüccar” konumu, paradoksal olarak, Tasarının ve (belli ölçüde 2547 sayılı Yasayı Alemdaroğlu ve Parlak kafalı profesörler gibi uygulayanlara göre Yasanın), öğetim üyesini “sağlık personeli” ve “memur” konumuna indirdiği bir aşamada kazandırılmak istenmektedir.
Şimdi sorulması gereken durum şudur:
Bir hukukî düzenleme, hukuk sistemi içinde dört farklı hak/yetki statüsü olan, öğretim üyeliği, tüccarlık, sağlık personeli ve memur statülerini aynı kişide nasıl birleştirebilir? Birleştirmesi mümkün müdür?
Birleştirirse, bunun istismarını önlemek mümkün olabilir mi?
Sağlık Bakanı diyecektir ki, “işte bunun için tam gün yasasını çıkartıyoruz; tüccar öğretim üyesi ile, memur öğretim üyesini ayıralım, hatta, öğretim üyeliğini “memur” olduğu sürece tüccarlaştırmayalım.” Peki, o zaman, “döner sermaye” ne için var? Adı üstünde bu “sermaye,” bütçeden ayrı olarak kişisel ve kurumsal bir para kazanma (tüccarlaşma) durumudur. Bu sermaye, işin kötüsü sadece Tıp Fakültelerinde “iş yapmaktadır.”
Bu döngüsel durumun en sade çözümü şudur:
Üniversite öğretim üyesi, haftada 15 saat (veya günde üç saat) üniversitede çalışmasının dışında, kendi adına bir tüccar gibi para kazanmalıdır ve vergisini ödeyerek (bu vergi doğrudan üniversitesine de ödenebilir) devlete katkıda bulunmalıdır.
Üstüne üstlük yeni Tasarı, telif ücretlerini de döner sermayeye irat kaydedtmiştir. Karşımızda, Üniversite alt yapısından hiç bir şekilde yararlanmadan yazılan bilimsel eserlerden de, para kazanan bir devlet vardır. Bu da, bütün öğretim üyelerini tıpçı zannetmenin bir başka yansımasıdır.
3. Yukarıda önerilen aynı anda uygulanması zorunlu iki çözüm önerisi “beğenilmemişse,” öğretim üyeliği haftada genel olarak 40 saatlik bir mesai biçiminde (tam zamanlı) uygulanırsa, bu kez de, şu andaki maaşın dört katı maaşla, tüm fakültelerde tekli statü sağlanmalıdır.
Bugün, “citation index”lerine girmeye çabaladığımız gelişmiş ülkelerde (AB ve ABD), bir öğretim üyesi (profesör) maaşı yılda 75-100 bin dolardır. Türkiye’de ise bu maaş 25 bin dolardır. Ancak dört kat fazla maaşla, öğretim üyeleri üniversitede haftada genel olarak (647-99) 40 saat çalıştırmak adaletlidir. Bu durumda, tıpçılarla diğer öğretim üyeleri arasında bir fark kalmayacağı ve tıp fakültesi hastanelerinin sadece “tetkik ve eğitim hastanesi” olacağından, sorun çözülmüş olur.
Ayrıca, yukarıda değindiğim gibi, 2547 sayılı Yasa, zaten bir öğretim üyesini haftada sadece 10 saat çalıştırma (ders verme) zorunluluğu getirmekte ve üzerinde çalışanlara ek ücret ödemektedir. Bu nedenle de, maaşın dört katına çıkması, adalet açısından zorunludur.
Ayrıca, haftada 40 saatin dışında yine, isteyenin gelir getirici iş yapmasında bir sakınca bulunmamalıdır.
Sonuç:
Tasarı, bizleri “sağlık personeli” ve “memur” olarak görmektedir.
Öğretim üyesi/biliminsanı, memur da değildir, sağlık personeli de...
Sadece 12 Eylülden bu yana zaman zaman görülen bu iki algılama (zannetme) durumunun, üniversitede yarattığı tahribat, küçük Tasarılarla ve bazı tıp fakültelerine karşı girişildiği mutlak olan düzenleyici işlemlerle geçiştirilecek ve çözülecek durumda değildir.
Bu nedenle, üniversitede herkese part-time (haftada 15 saat) ve döner sermaye katkılı ve/veya gelir getirici iş yapma serbestili bir düzen istiyoruz. [NOT: Ben, biliyorsunuz ki, 2547 içinde bu öneriyi Rektör Adaylığı Kampanyası süresince yapmıştım.]
Ya da, üniversitede 2547 sayılı Yasanın ruhuna uygun olarak, yani şu andaki 10 saat zorunlu ders yükünü ve çalışmayı 40 saatli tam zamanlılığa yükselterek, maaşlarımızın dört katına çıkartılmasını talep ediyoruz.
“Sağlık personeli” ve “emir alan (memur)” değiliz...
Bir başka çözüm yok !
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
