
06 Eylül 2007
22 Ağustos 2007
ÖZBUDUN ANAYASASI BUDUN'A KARŞI...
Sivil Anayasa'da YÖK yok...
["Öğretim üyelerinin disiplin işlemlerinde üniversiteler yetkili olacak."
İşte, üniversiteleri işlemez hale getirecek olan hüküm bu... Bu hükme karşıyız. Üniversite öğretim üyeleri sadece Mahkemeler yoluyla cezalandırılmalıdır...]
Taslak paket hazır. Egemenlik, vatandaşlık ve tanımı değişiyor. YÖK kalkıyor.
AK Parti'nin 1 Eylül’de vereceği startla anayasa ilk kez bir sivil yönetim tarafından tepeden tırnağa değiştirilecek, ilk kez sivil yönetim tarafından halkoyuna sunulacak
EGEMENLİK: Millet egemenliği ‘yetkili organlar’ yerine ‘yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır’ şeklinde düzeltiliyor
VATANDAŞLIK: Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ’Türk’ denir ifadesi geliyor
YÖK: Yerine üniversiteler arasında program ve plan çalışması yapacak ÜKK (Üniversitelerarası Koordinasyon Kurulu) kuruluyor
Prof Ergun Özbudun başkanlığındaki 6 Anayasa hukukçusunun hazırladığı 140 maddelik Anayasa paketi Başbakan Erdoğan’a sunuldu. AKP’nin yapacağı çalışmanın ardından, taslak paket, partinin internet sitesine konacak ve kamuoyunun bilgisine sunulacak.
YÖK kalkacak
Yıllardır tartışılan YÖK, yeni Anayasa ile birlikte kaldırılacak. YÖK’ün yerine Üniversitelerarası Koordinasyon Kurulu (ÜKK) kurulacak. Bu kurul üniversiteler arasında program ve plan çalışması yapacak. Rektörlerin seçilmesi üniversitelerde yapılacak seçimle olurken üniversiteler özerk hale geliyor. Öğretim üyelerinin disiplin işlemlerinde üniversiteler yetkili olacak. MGKaynen korunduğu belirtildi.
Yüce Mahkeme’ye 17 üye
Anayasa Mahkemesi’nin sayısı artırılırken, üyelerin seçiminde Meclis’e hak doğuyor. Mevcut 11 olan üye sayısı 17’e çıkarılacak. Üyelerin 8’ini Meclis seçerken, geri kalan 9 üye ise Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay üyeleri arasından seçilecek. HSYK üyesi olan Adalet Bakanı, kuruldan çıkacak.
Yemin de sadeleşecek
Milletvekillerinin TBMM Genel Kurulu’nda okuduğu yemin metni düzeltiliyor. Yemin metnini sadeleştirileceği, cümleler arasında yer alan ’ve’bağlacının birçok bölümden çıkarılacağı öğrenildi
Taslağın mimarı Özbudun: TSK’ya yönelik bir düzenleme değil
Başbakan Erdoğan’a teslim edilen Anayasa taslağını hazırlayan 6 kişilik akademisyen heyetinin başkanı olan Bilkent Ünversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun, VATAN’a Anayasa taslağındaki bazı kritik maddeleri değerlendirdi.
Özbudun, mevcut Anayasa’nın milli egemenliğin organlar eliyle kullanılacağını düzenleyen 6. maddesinde yer alan “yetkili organlar” yerine “yasama, yürütme ve yargı organları” denilmesiyle bir anlam değişikliği olmayacağını söyledi. Özbudun şöyle dedi: “Değişikliğin nedeni madde metnine açıklık getirmektir. Zaten yetkili organlar tabirinden anlaşılan devletin 3 temel organı olan yasama, yürütme ve yargıdır. Bu önemli bir düzenleme değil. Buradan hareketle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik bir düzenleme yapıldığı anlamı çıkarılamaz. Çünkü zaten o yürütmenin bir parçasıdır, Başbakanlığa bağlıdır.”
Laiklik güçlendiriliyor
Özbudun Anayasa’nın din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen maddesiyle ilgili de şöyle konuştu: “Nasıl din ve vicdan özgürlüğü varsa, din değiştirmek de bir özgürlüktür. Bunun metne konulması Anayasa taslağında laik düşünce tarzına ne kadar önem verildiğini göstermektedir.” Taslakta YÖK’ün kaldırılmasına ilişkin bir düzenleme olmadığını belirten Özbudun, “Ancak yetkilerinin azaltılması söz konusu” dedi. Özbudun MGK’nın Anayasa’dan çıkarılacağına ilişkin haberlerin ise doğru olmadığını söyledi.
Mevcut yasa ne diyor?
1982 ANAYASASI Türk vatandaşlığı MADDE 66. - Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle 3.10.2001’de mülga oldu: Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.
["Öğretim üyelerinin disiplin işlemlerinde üniversiteler yetkili olacak."
İşte, üniversiteleri işlemez hale getirecek olan hüküm bu... Bu hükme karşıyız. Üniversite öğretim üyeleri sadece Mahkemeler yoluyla cezalandırılmalıdır...]
Taslak paket hazır. Egemenlik, vatandaşlık ve tanımı değişiyor. YÖK kalkıyor.
AK Parti'nin 1 Eylül’de vereceği startla anayasa ilk kez bir sivil yönetim tarafından tepeden tırnağa değiştirilecek, ilk kez sivil yönetim tarafından halkoyuna sunulacak
EGEMENLİK: Millet egemenliği ‘yetkili organlar’ yerine ‘yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır’ şeklinde düzeltiliyor
VATANDAŞLIK: Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ’Türk’ denir ifadesi geliyor
YÖK: Yerine üniversiteler arasında program ve plan çalışması yapacak ÜKK (Üniversitelerarası Koordinasyon Kurulu) kuruluyor
Prof Ergun Özbudun başkanlığındaki 6 Anayasa hukukçusunun hazırladığı 140 maddelik Anayasa paketi Başbakan Erdoğan’a sunuldu. AKP’nin yapacağı çalışmanın ardından, taslak paket, partinin internet sitesine konacak ve kamuoyunun bilgisine sunulacak.
YÖK kalkacak
Yıllardır tartışılan YÖK, yeni Anayasa ile birlikte kaldırılacak. YÖK’ün yerine Üniversitelerarası Koordinasyon Kurulu (ÜKK) kurulacak. Bu kurul üniversiteler arasında program ve plan çalışması yapacak. Rektörlerin seçilmesi üniversitelerde yapılacak seçimle olurken üniversiteler özerk hale geliyor. Öğretim üyelerinin disiplin işlemlerinde üniversiteler yetkili olacak. MGKaynen korunduğu belirtildi.
Yüce Mahkeme’ye 17 üye
Anayasa Mahkemesi’nin sayısı artırılırken, üyelerin seçiminde Meclis’e hak doğuyor. Mevcut 11 olan üye sayısı 17’e çıkarılacak. Üyelerin 8’ini Meclis seçerken, geri kalan 9 üye ise Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay üyeleri arasından seçilecek. HSYK üyesi olan Adalet Bakanı, kuruldan çıkacak.
Yemin de sadeleşecek
Milletvekillerinin TBMM Genel Kurulu’nda okuduğu yemin metni düzeltiliyor. Yemin metnini sadeleştirileceği, cümleler arasında yer alan ’ve’bağlacının birçok bölümden çıkarılacağı öğrenildi
Taslağın mimarı Özbudun: TSK’ya yönelik bir düzenleme değil
Başbakan Erdoğan’a teslim edilen Anayasa taslağını hazırlayan 6 kişilik akademisyen heyetinin başkanı olan Bilkent Ünversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun, VATAN’a Anayasa taslağındaki bazı kritik maddeleri değerlendirdi.
Özbudun, mevcut Anayasa’nın milli egemenliğin organlar eliyle kullanılacağını düzenleyen 6. maddesinde yer alan “yetkili organlar” yerine “yasama, yürütme ve yargı organları” denilmesiyle bir anlam değişikliği olmayacağını söyledi. Özbudun şöyle dedi: “Değişikliğin nedeni madde metnine açıklık getirmektir. Zaten yetkili organlar tabirinden anlaşılan devletin 3 temel organı olan yasama, yürütme ve yargıdır. Bu önemli bir düzenleme değil. Buradan hareketle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik bir düzenleme yapıldığı anlamı çıkarılamaz. Çünkü zaten o yürütmenin bir parçasıdır, Başbakanlığa bağlıdır.”
Laiklik güçlendiriliyor
Özbudun Anayasa’nın din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen maddesiyle ilgili de şöyle konuştu: “Nasıl din ve vicdan özgürlüğü varsa, din değiştirmek de bir özgürlüktür. Bunun metne konulması Anayasa taslağında laik düşünce tarzına ne kadar önem verildiğini göstermektedir.” Taslakta YÖK’ün kaldırılmasına ilişkin bir düzenleme olmadığını belirten Özbudun, “Ancak yetkilerinin azaltılması söz konusu” dedi. Özbudun MGK’nın Anayasa’dan çıkarılacağına ilişkin haberlerin ise doğru olmadığını söyledi.
Mevcut yasa ne diyor?
1982 ANAYASASI Türk vatandaşlığı MADDE 66. - Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle 3.10.2001’de mülga oldu: Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.
17 Ağustos 2007
DÜNYANIN EN İYİ ÜNİVERSİTELERİ
U.S. News&World Report dergisinin yaptığı sıralamada Princeton, birinciliğini 8. yılda da korurken, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Princeton'ı sırasıyla Harvard ve Yale üniversiteleri izledi. Listede Stanford 4. sırada yer alırken, California Teknik Üniversitesi ile Pennsylvania Üniversitesi beşinciliği paylaştı.
Derginin her yıl yayınladığı ''ABD'nin En İyi Üniversiteleri'' sıralamasında, mezuniyet oranları, akademik personel ve mali kaynaklar ile okullarına bağış yapan mezunların yüzdesi gibi faktörler dikkate alınıyor.
ABD'deki en iyi 10 üniversite şunlar:
1-Princeton Üniversitesi
2-Harvard Üniversitesi
3-Yale Üniversitesi
4-Stanford Üniversitesi
5-Pennsylvania Üniversitesi ve
5. California Teknoloji Enstitüsü
7-Massachusetts Teknoloji Enstitüsü
8-Duke Üniversitesi
9-Columbia Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi
Derginin her yıl yayınladığı ''ABD'nin En İyi Üniversiteleri'' sıralamasında, mezuniyet oranları, akademik personel ve mali kaynaklar ile okullarına bağış yapan mezunların yüzdesi gibi faktörler dikkate alınıyor.
ABD'deki en iyi 10 üniversite şunlar:
1-Princeton Üniversitesi
2-Harvard Üniversitesi
3-Yale Üniversitesi
4-Stanford Üniversitesi
5-Pennsylvania Üniversitesi ve
5. California Teknoloji Enstitüsü
7-Massachusetts Teknoloji Enstitüsü
8-Duke Üniversitesi
9-Columbia Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi
PROF. DR. YALÇIN KÜÇÜK
TEMMUZ TEZLERİNE EK:
yalçın küçük 5 Ağustos AY
YOL
Pazar Günü, aşağılandım
“Tezler” ile aşağılayanları aşağıladım.
Gerçeklerden intikam aldım.
İntikam, yol’dur.
“Tezler” üzerinde tepkileri üçe ayırabiliyorum.
Önce, siyasetin içinden gelen, islam ve tarikatı bilenler var. Bunlar, Tezler’i çok açıklayıcı buldular ve hatta daha ileri giderek “açıklama” bile saydılar. Sonra, çok şaşıranlar, daha doğrusu “hiç anlayamayanlar” olduğunu müşahede ettim. Bu grup, beni, acı ile birlikte, bir ölçüde de, sevindirdi; çünkü anlamamalarından , krizi ve derinliğini kavrayamadıklarını, çıkarıyorum. Cumhuriyet’in krizini anlayamamak ve bunun karşısında susmak, bir dil ve kavram yetersizliğidir;doğru, kriz, bir dili yitirme ve kavramları eskitme halidir. Kriz varsa bir dil, dil olmaktan çıkmıştır ve ayrıca yeni kavramlar gerekmektedir, demektir ve doğrulanmak anlamındadır.
Kriz derinse, körleşme vardır. Var.
Üçüncü grup, Tezler’i, “kötümser” bulanlardır. Bu notu bunlar için yazıyorum; çünkü yer yer çok “iyimser” yazdığımı düşünüyordum.
Ancak bu yazımda, bilimsel değil, fakat pratik ve sevindirici bir yan var, işaret etmek durumundayım. Şöyle, “Tezler” ile birlikte, falsifikasyonun durduğunu görebiliyoruz; sonuçları, “orduya karşı çıkmak” veya “cumhurbaşkanlığı seçimini bloke etmek” ya da “akistler çok çalıştılar” yollu safsatalar ile açıklayan rüzgar durmuş ve hatta ortadan kalkmış görünüyor ve bu, o kadar öyle ki chp dahi, seçim yenilgisini analiz ederken, bu safsatalardan uzak kalma basiretini sergileyebildi. Analiz olarak ortaya koydukları, Tezler’in acemice kopyesidir. İhanete varan hatalar ayrı, Akist-Barzani ittifakı ve judaize olmuş tarikatların egemenliği çıplak gerçektirler; bunların dışı sadece safsata’dır.
Bu seçimlerde tüm partilerin teşkilatlarının lağvedildiğini de gördük ve bu, “parlementer ve partiler sistemi” için büyük darbedir. O hale geldiler, her birinin tüm örgüt mensupları, büyük merkezlerinin bahçelerini bile doldurmaktan uzak kaldılar.
Plütokrasi, safsata’dır.
Safsatacılar, en çok, hep tuttukları chp’nin, bu son açıklamasına saldırmak ihtiyacını da duydular. İsabetlidir, çünkü, safsatalara karşı intikam hücumunu gördüler. İntikam, gerçekleri un etmekle başlamaktadır. Egemen ideolojiyi dağıtmakla başlamaktadır, demek istiyorum.
Öte yandan, görkemli dönemde Türkiye İşci Partisi milletvekili, “Türkiye’de Kürtler Vardır” kararını alan Dördüncü Büyük Kongre’de delege Doktor Tarık Ziya Ekinci ile İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın tespitleri, Tezler’e pek yakın düşmektedir. Özdeş değiller, yakındırlar; yalnız Tezler’i okumuş olmaları ihtimalini düşük görüyorum.Buna rağmen, sonucun arızi olduğunda ittifak oluşmaktadır, sadece buna işaret ediyorum.
Darbelerde arizi bir yan var.
Temmuz’da, 12 Mart’ı bulmak, iyimserliktir.
Kötümser mi; kuşkusuz kişisel muhasebem ve tarihim açısından kötümser olduğumu belirtmek durumundayım. a) Bu seçimi önlemeye çok çalıştım, beceremedim. b) Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın başlattığı, bir süre Behice Hanım ile ve sonra diğer arkadaşlarımızla sürdürdüğüm Kürtler’i devrimcileştirme ve Türk - Kürt İlerici Birliği’ni yaratma programımız tersine dönmüştür. Artık reddedemeyiz, Samsun-İskenderun hattının Doğu’su, karanlığı seçmiş haldedir. Kürtler, şimdi Judeo-Müsülman bayrağın altında toplandılar.Musul’daki Kürdo-Judaik işgali mihver sayma yönündedirler.
Bütün tarihleri içinde Kürtler, şimdi, Türkler’den en uzak noktadadırlar ve Cumhuriyet döneminden itibaren ise karanlığın en dibindedirler. Akist-Barzani ittifakı içindedirler.
İki hiziptirler, Öcalan’ın adıyla saylav olanların ise, Barzani’ye kayışı durdurmakla birlikte, şu zamanda, hangi bayrağa selam duracakları henüz belli olmaktan uzaktır; net olan, bunların da artık Türklük ve Türk ilericiliği ile bağlarının kalmadıklarıdır.Yüzleri, karanlığa ve judaizme dönüktür; Dimyat’ta pirinç hesabı yapıyorlar.
Bunun dışında Tezler’de bir iyimserlik var. Çünkü elde edilen sonuç, konjonktürel, kısa vadeli ve iradidir; sanki bir sürek avı idi ve el birliğiyle, Akist-Barzani ittifakına su taşıdılar. Tezler’de taşıyıcıları saydım; eklemem mi gerekiyor, bu arada Cumhurbaşkanı Hazretleri, çıkan sonuca şaşırdığını ifade etmişler, şaşırmakta haksızdırlar. Sonuçtan paydardılar; a) seçim hukuk dışıdır, b) seçimler yargı denetiminde olmamakla , seçim kurulu, Yedi-Sekiz Hasan Paşa’yı aratmamıştır. c) Cumhurbaşkanı seçemeyen meclisin hiçbir karar alması imkansızdır ve bu nedenle, bağımsızları aynı pusulaya sokan, Hüsamettin Cindoruk’un çok güzel bir şekilde, “mizah” tabir ettikleri, tedbir de meşruiyetten yoksundur. Sezer’in bunu imzalamasını anlamak mümkün olmuyor; rüzgara uyulmuştur ve fırtına biçilmiştir. Şaşmamaları isabetlidir.
Cumhurbaşkanı Hazretleri, en son döneminde, yüksek bürokrasi ile birlikte, Türkiye’yi ve krizi çok hafife almış görünüyorlar.Nisancı rüzgarı çalma darbesine kolaycı davrandılar; burada not etmek tekrar isabetlidir, bağımsızları bir çuvala sokmak, artık çare sayılamaz. Binnetice, şaşmak, artık yararsızdır, diyebiliyoruz.
Şura ve Hakimler ve Savcılar Kurulu’nın kararlarının yargı denetiminden yoksun olduğunu söylüyorlar; peki, yergi denetiminde olmayan seçim var. Bir yargı kurulu olmayan seçim heyeti, yedi-sekiz hasan paşa mühürleri vurabilmektedir.
a) Mazbatasını almamış bir adayın ölümü ile seçim günü kalp krizinden göçen ve böylece öldükten sonra seçimi kazanan bir adayın durumu aynıdır. Seçim kurulu, yedi-sekiz hasan paşa mantığıyla, bir mhp milletvekilini kesmiş ve bunu akepe’ye hediye etmiştir. Ara-seçimi akepe’nindir ve biliyoruz. Türkiye’de yargı kapısı olmadığı için, ahim yolu açıktır.
b) Gümrük kapısındaki pusulalarda bağımsız adları yoksa, Hakkari’den kazanan bağımsızı silip bir akepe’liyi saylav ilan etmek hukuk ile bağdaşmaz bir haldir. Kaldı ki, bizim sistemimize göre bir milletvekilini ancak ilin seçmenleri belirler, seçmen kütüğünde kayıtlı olmayanların, Hakkari’den milletvekili belirlemesi hukuka aykırıdır. Türkiye’de yargı kapısı olmadığına göre ahim kapı’dır.
c) Yeniden yargılanmak, aleyhte hüküm olmadığı anlamındadır. Aleyhte hüküm olmadan milletvekilliğini yasaklamak hukuk dışıdır. Ahim kapı’dır.
Bütün bunlar hukuk dışı bir seçime işarettir.Yalnız sadece bunlar değil, “deve nerem doğrudur ki” diyordu, o haldedir. Nerede ise tek gazete ve tek tv ile seçim yaptılar. Meşruiyeti çok eksiktir. Hukukçu bir cumhurbaşkanının meşruiyeti eksik bir seçimi kabul etmesine asıl biz şaşmak zorundayız.
Kemal Nehrozoğlu, hukuka hakim bir yüksek kamu görevlisidir. Etkisiz kaldığını çıkarabiliyoruz.
O halde bir işaret daha var; 3 Kasım 2002 seçiminden sonra ortaya çıkan tablo için, “yüksek bürokrasinin otuz beş yıldır en çok istediği tayfadır” demiştim. Şimdi buna şunu ekleyebiliyorum; Tel-Aviv, Washington, Plütokrasi ve Tarikatlar’ın ortak seçimine karşı çıkabilecek bir bürokrasiden yoksun haldeyiz. Kıssadan bir hisse de budur. Bürokrasinin, rahatsızlığı var, ancak karşı çıkma iradesi göremiyoruz.Göremediğimizi, gösterdiler. Dolayısıyla seçim, “oyun” ve Caligula ise “oyun içinde oyun” oldular.
O halde “oyun” ve hatta “oyun içinde oyun” varsa, iyimser olabiliriz. Nihayet bir oyundur. 12 Mart tekrar oynanmıştır ve 12 Eylül’ün “danışma meclisi” ile dahi mukayese edilmeyecek bir “saylavlar kurulu” tertip edilmiştir. Eylülist darbeciler dahi şunun bunun eşi’ni toplamamak saygısını gösterdiler; bu kez, parlamenter sistem ve halk iradesiyle daha açık alay edilmiştir. Bu oyunun hiçbir yerinde halk yoktur. Hem oyun’u ve hem de oyun içinde oyun’u halksız oynadılar.
Halk, artık bu sonucu saymamada vardır.
Kamer Genç, Eylülist danışma meclisinde vardı.Şimdi bağımsız ve en son abide’dir. Alaylı diliyle bu alay ile alay eden bir yerdedir. Oyunun ve oluşan meclis’in en anlamlı hallerinden birisi telakki ediyorum. Artık Kamer Genç anlamlıdır ve anlam vermektedir.
Bundan sonrası için iyimser olmanın hiçbir nedenini göremiyorum; ortaya çıkan tablo akepe’nin marifeti olmaktan uzaktır. Mimarları, 12 Mart Darbesi’nden Orgeneral Tağmaç, 12 Eylül Darbesi’nden Orgeneral Evren ve Şubat 2001 Darbesi ile gelen Orgeneral Özkök’türler. a) pkk ile mücadele adı altında Doğu’yu Hizbullah’a ve arkasından şeyhler ile tarikatlara bıraktılar. Şimdi karanlıktadır. b) Solcular ayrı, kemalistleri bile üniversitelerden çıkardılar, şeriatçılara verdiler. c) Emniyet, Gülen tarikatındadır. d) Askeri Şura her yıl marjinalist bir yaklaşımla sızan tarikat mensuplarını ayıklamakla meşgüldür. Marjinalist ve amprisist görüyoruz. e) et cetera et cetera.
Bunu yapan üç kişidir, ancak, Tağmaç-Evren-Özkök, ama hep , İstanbul’da pütokrasi ile konuşarak ve Washington’da hep danışarak yaptılar.
Ayrıca, çeşitle internetler, her üçünü de İbrani asıllı yazıyorlar ki mümkündür. Öyle olmaları da gerekmektedir. Halleri, gerçekten daha gerçektir.
Tarikatlar mı, judaizedirler.
Başta Gülen Tarikatı, İsrael muhibbi’dirler.
Kurtuluş’ta İngiliz Muhibbi’leri bir avuçtular ve şimdi İsrael-muhibb’leri sel oldular.
Şimdi ve geçerken not edebiliyorum, Necmettin Erbakan’ın önemli açıklamalarının etkisiz kalmasını burada aramak isabetlidir. Benim, Soner Yalçın’ın ve son olarak Ergün Poyraz’ın çalışmaları, islamın önemli boyutta, tarikatların büyük ölçüde, judaize olduklarını ortaya çıkardılar. Bunlar, dolayısıyla ve solcu jargonu ile artık bilincine vardılar.
Yine sol dili kullanacak olursam, gizlideydiler ve şimdi legalize oldular. Çalışmalarımızın islamı ve özellikle tarikatları hürleştirdiğini kabul etmek durumdayız. Artık utanmıyorlar ve gizliden çıktılar.
Türk-Kürt Gerici Birliği bir İsrael örgütlenmesidir. Bu oyunda açık oldular.
Türk-Kürt Gerici Birliği, Türk-İslam Sentezi’nin yerindedir ve devamı sayabiliyoruz.
Oy haritası, Büyük İsrael ve/veya Büyük Orta Doğu Projesi’nin Ermenistan’a doğru emin adımlarla ilerlediğinin haberini vermektedir. Bu, “Kürtler, karanlığı seçtiler” anlamındadır.
Ancak, Kürtler’in de, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaları ihtimali yüksektir. Tekrar ediyorum. Reyleri, ayrılıktan ve karanlıktan yanadır. O halde ya ayrılmak ve ya da ayrılmamak var.
DB ve DB nin, çözümsüz ve kışkırtıcı oldukları yönündeki açıklamaları isabetlidir. Amma ve lakin, karanlığı seçmek de daha büyük bir çözümsüzlük ve daha büyük bir savaş kışkırtıcılığıdır. Karanlık, savaş davetidir. Bu ise hem kötümser ve hem de iyimser bir haldir.
Kaldı ki bu kadar kaba İsrael yanlılığının, İsrael’i bile tehlikeli gelebileceğini düşünmek durumundayız.Çünkü çok tahrik etmektedir. Öte yandan Judeo-Müsülman bayrağı seçmek ile Atatürk milliyetçiliğini kayıtlardan çıkarmayı istemek birbiriyle tutarlı görünmektedir. Kaldı ki, pratikleri ayrı, formülasyonu açısından kemalist milliyetçilik, tariflerin en hafifidir.
Peki burada iyimser olmak için bir neden var mı; Tağmaç’tan Özkök’e otuz yıl var. Demek ki en az otuz yılda ördüler. Uzun bir yolda çalıştılar. Şimdi daha iyi görüyoruz, hep Tayyip Erdoğan’ı yapmayı hedef aldılar. Her birimizi ve özellikle yeni doğanları, tayyip erdoğan imal etmeye yemin ettiler; artık Tayyip Erdoğan’a oy verenlerin her birisi bir tayyip erdoğan’dır. “Cumhuriyet insanı” yerine ektikleri işte budur. Kovduklarının, hapsettiklerinin, sokak ortasında öldürdüklerinin, beslemeyip idam ettiklerinin yerine diktikleri işte budur. Demek ki, yaratmadılar ve imal ettiler. Seri imalat var, mamulleri, birbirinin aynı oldular.
Cumhuriyet insanının yerine imal ettikleri budur. Bu, büyük zenginlerin planıdır. Üniversitede profesör ve öğrenci, fabrikada patron ve amele, televizyonlarda, yarışmalarda, seçen ve seçilen hep tayyip erdoğan olmasını istediler. Tağmaç-Evren-Özkök bunu yaptılar.
Yaptıkları Huxley’in imalatını andırıyor , ama daha cüretkar ve daha siyah’tır.
Orwell’i daha çok çalışmış olmaları ihtimal dahilindedir.
Mutabakatlar bu noktadadırlar.
Ne yaptılar, “Tezler” karşısında dilsiz kalanlar, artık ülkede devlet memurları olan müftülerin imametinde yağmur duası yapıldığını dahi göremiyorlar. Her saat başı meteoroloji haberleri veren tv’lerin bir de yağmur duası haberleri karşısında titremeyen “cumhuriyetçiler” yarattılar. Göremeyenler ve krizi kavrayamayanlar, kendilerine özde ve sözde “laik” ve akılcı diyorlar ve sayıyorlar.
Başarıları, artık bunun görülmemesidir. Yenilgimiz buradadır.
Yenenler, Cumhuriyet’i yıkanlar ve ülkeyi bölünme noktasına getirenlerdir. Burada akistler’i görmüyorum.
Yıkmak ve bölmek, hem büyük sermayenin ve hem de Washington’un programıdır.
Körleştirdiler.
Sürü fabrikaları kurdular. Artık “üniversite” dedikleri, sürü imalathaneleridir.
Neler mi yaptılar, kısa kişisel tarih şudur; a) Tağmaç, darbe yaptığında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesiydim. Kovdular. Hakim Yarbay, askeri savcı, Mustafa Deniz, beni, hapsanenin kapısından döndürdü, adını sevgiyle anıyorum.b) Evren, darbe yapınca, hem Gazi Üniversitesi’nden çıkarttılar ve hem hapse koydular. c) Özkök Darbe yapınca, Gazi’den iki kez kovdular ve hep pencereden tekrar girdim. Hapse atmaktan yorulmuşlardı, ayrıca hapishaneden pek taze çıkmıştım, atmadılar.
İnatçıyız.
Ben çok inatçı olduğum için dozu yoğun tuttular. Ama hep ve herkese yaptılar. Dağladılar, ve üniversiteleri, emniyeti, kürtleri ve diğerlerini tarikatlara bıraktılar. Ve tamamen İbraniyet’e vurdular.
Bana gelince, bunları görebiliyorum ve yazabiliyorum, dolayısıyla, kendimi imalat hatası sayıyorum; yenildiler.
O halde yapılanı görmek, iyimserlik kaynağıdır; çünkü görünen, uzun bir yol’dur.
O halde her iki anlamda da yorucu bir yolumuz var. O halde, yorma sırası bizdedir.
Prof. Dr. Yalçın Küçük
Vistilef'in Notu: Prof. Dr. Yalçın Küçük, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'nde part-time ders verecektir. Yazıları, kendi izniyle Vistilef'te yayınlanmaktadır.
yalçın küçük 5 Ağustos AY
YOL
Pazar Günü, aşağılandım
“Tezler” ile aşağılayanları aşağıladım.
Gerçeklerden intikam aldım.
İntikam, yol’dur.
“Tezler” üzerinde tepkileri üçe ayırabiliyorum.
Önce, siyasetin içinden gelen, islam ve tarikatı bilenler var. Bunlar, Tezler’i çok açıklayıcı buldular ve hatta daha ileri giderek “açıklama” bile saydılar. Sonra, çok şaşıranlar, daha doğrusu “hiç anlayamayanlar” olduğunu müşahede ettim. Bu grup, beni, acı ile birlikte, bir ölçüde de, sevindirdi; çünkü anlamamalarından , krizi ve derinliğini kavrayamadıklarını, çıkarıyorum. Cumhuriyet’in krizini anlayamamak ve bunun karşısında susmak, bir dil ve kavram yetersizliğidir;doğru, kriz, bir dili yitirme ve kavramları eskitme halidir. Kriz varsa bir dil, dil olmaktan çıkmıştır ve ayrıca yeni kavramlar gerekmektedir, demektir ve doğrulanmak anlamındadır.
Kriz derinse, körleşme vardır. Var.
Üçüncü grup, Tezler’i, “kötümser” bulanlardır. Bu notu bunlar için yazıyorum; çünkü yer yer çok “iyimser” yazdığımı düşünüyordum.
Ancak bu yazımda, bilimsel değil, fakat pratik ve sevindirici bir yan var, işaret etmek durumundayım. Şöyle, “Tezler” ile birlikte, falsifikasyonun durduğunu görebiliyoruz; sonuçları, “orduya karşı çıkmak” veya “cumhurbaşkanlığı seçimini bloke etmek” ya da “akistler çok çalıştılar” yollu safsatalar ile açıklayan rüzgar durmuş ve hatta ortadan kalkmış görünüyor ve bu, o kadar öyle ki chp dahi, seçim yenilgisini analiz ederken, bu safsatalardan uzak kalma basiretini sergileyebildi. Analiz olarak ortaya koydukları, Tezler’in acemice kopyesidir. İhanete varan hatalar ayrı, Akist-Barzani ittifakı ve judaize olmuş tarikatların egemenliği çıplak gerçektirler; bunların dışı sadece safsata’dır.
Bu seçimlerde tüm partilerin teşkilatlarının lağvedildiğini de gördük ve bu, “parlementer ve partiler sistemi” için büyük darbedir. O hale geldiler, her birinin tüm örgüt mensupları, büyük merkezlerinin bahçelerini bile doldurmaktan uzak kaldılar.
Plütokrasi, safsata’dır.
Safsatacılar, en çok, hep tuttukları chp’nin, bu son açıklamasına saldırmak ihtiyacını da duydular. İsabetlidir, çünkü, safsatalara karşı intikam hücumunu gördüler. İntikam, gerçekleri un etmekle başlamaktadır. Egemen ideolojiyi dağıtmakla başlamaktadır, demek istiyorum.
Öte yandan, görkemli dönemde Türkiye İşci Partisi milletvekili, “Türkiye’de Kürtler Vardır” kararını alan Dördüncü Büyük Kongre’de delege Doktor Tarık Ziya Ekinci ile İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın tespitleri, Tezler’e pek yakın düşmektedir. Özdeş değiller, yakındırlar; yalnız Tezler’i okumuş olmaları ihtimalini düşük görüyorum.Buna rağmen, sonucun arızi olduğunda ittifak oluşmaktadır, sadece buna işaret ediyorum.
Darbelerde arizi bir yan var.
Temmuz’da, 12 Mart’ı bulmak, iyimserliktir.
Kötümser mi; kuşkusuz kişisel muhasebem ve tarihim açısından kötümser olduğumu belirtmek durumundayım. a) Bu seçimi önlemeye çok çalıştım, beceremedim. b) Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın başlattığı, bir süre Behice Hanım ile ve sonra diğer arkadaşlarımızla sürdürdüğüm Kürtler’i devrimcileştirme ve Türk - Kürt İlerici Birliği’ni yaratma programımız tersine dönmüştür. Artık reddedemeyiz, Samsun-İskenderun hattının Doğu’su, karanlığı seçmiş haldedir. Kürtler, şimdi Judeo-Müsülman bayrağın altında toplandılar.Musul’daki Kürdo-Judaik işgali mihver sayma yönündedirler.
Bütün tarihleri içinde Kürtler, şimdi, Türkler’den en uzak noktadadırlar ve Cumhuriyet döneminden itibaren ise karanlığın en dibindedirler. Akist-Barzani ittifakı içindedirler.
İki hiziptirler, Öcalan’ın adıyla saylav olanların ise, Barzani’ye kayışı durdurmakla birlikte, şu zamanda, hangi bayrağa selam duracakları henüz belli olmaktan uzaktır; net olan, bunların da artık Türklük ve Türk ilericiliği ile bağlarının kalmadıklarıdır.Yüzleri, karanlığa ve judaizme dönüktür; Dimyat’ta pirinç hesabı yapıyorlar.
Bunun dışında Tezler’de bir iyimserlik var. Çünkü elde edilen sonuç, konjonktürel, kısa vadeli ve iradidir; sanki bir sürek avı idi ve el birliğiyle, Akist-Barzani ittifakına su taşıdılar. Tezler’de taşıyıcıları saydım; eklemem mi gerekiyor, bu arada Cumhurbaşkanı Hazretleri, çıkan sonuca şaşırdığını ifade etmişler, şaşırmakta haksızdırlar. Sonuçtan paydardılar; a) seçim hukuk dışıdır, b) seçimler yargı denetiminde olmamakla , seçim kurulu, Yedi-Sekiz Hasan Paşa’yı aratmamıştır. c) Cumhurbaşkanı seçemeyen meclisin hiçbir karar alması imkansızdır ve bu nedenle, bağımsızları aynı pusulaya sokan, Hüsamettin Cindoruk’un çok güzel bir şekilde, “mizah” tabir ettikleri, tedbir de meşruiyetten yoksundur. Sezer’in bunu imzalamasını anlamak mümkün olmuyor; rüzgara uyulmuştur ve fırtına biçilmiştir. Şaşmamaları isabetlidir.
Cumhurbaşkanı Hazretleri, en son döneminde, yüksek bürokrasi ile birlikte, Türkiye’yi ve krizi çok hafife almış görünüyorlar.Nisancı rüzgarı çalma darbesine kolaycı davrandılar; burada not etmek tekrar isabetlidir, bağımsızları bir çuvala sokmak, artık çare sayılamaz. Binnetice, şaşmak, artık yararsızdır, diyebiliyoruz.
Şura ve Hakimler ve Savcılar Kurulu’nın kararlarının yargı denetiminden yoksun olduğunu söylüyorlar; peki, yergi denetiminde olmayan seçim var. Bir yargı kurulu olmayan seçim heyeti, yedi-sekiz hasan paşa mühürleri vurabilmektedir.
a) Mazbatasını almamış bir adayın ölümü ile seçim günü kalp krizinden göçen ve böylece öldükten sonra seçimi kazanan bir adayın durumu aynıdır. Seçim kurulu, yedi-sekiz hasan paşa mantığıyla, bir mhp milletvekilini kesmiş ve bunu akepe’ye hediye etmiştir. Ara-seçimi akepe’nindir ve biliyoruz. Türkiye’de yargı kapısı olmadığı için, ahim yolu açıktır.
b) Gümrük kapısındaki pusulalarda bağımsız adları yoksa, Hakkari’den kazanan bağımsızı silip bir akepe’liyi saylav ilan etmek hukuk ile bağdaşmaz bir haldir. Kaldı ki, bizim sistemimize göre bir milletvekilini ancak ilin seçmenleri belirler, seçmen kütüğünde kayıtlı olmayanların, Hakkari’den milletvekili belirlemesi hukuka aykırıdır. Türkiye’de yargı kapısı olmadığına göre ahim kapı’dır.
c) Yeniden yargılanmak, aleyhte hüküm olmadığı anlamındadır. Aleyhte hüküm olmadan milletvekilliğini yasaklamak hukuk dışıdır. Ahim kapı’dır.
Bütün bunlar hukuk dışı bir seçime işarettir.Yalnız sadece bunlar değil, “deve nerem doğrudur ki” diyordu, o haldedir. Nerede ise tek gazete ve tek tv ile seçim yaptılar. Meşruiyeti çok eksiktir. Hukukçu bir cumhurbaşkanının meşruiyeti eksik bir seçimi kabul etmesine asıl biz şaşmak zorundayız.
Kemal Nehrozoğlu, hukuka hakim bir yüksek kamu görevlisidir. Etkisiz kaldığını çıkarabiliyoruz.
O halde bir işaret daha var; 3 Kasım 2002 seçiminden sonra ortaya çıkan tablo için, “yüksek bürokrasinin otuz beş yıldır en çok istediği tayfadır” demiştim. Şimdi buna şunu ekleyebiliyorum; Tel-Aviv, Washington, Plütokrasi ve Tarikatlar’ın ortak seçimine karşı çıkabilecek bir bürokrasiden yoksun haldeyiz. Kıssadan bir hisse de budur. Bürokrasinin, rahatsızlığı var, ancak karşı çıkma iradesi göremiyoruz.Göremediğimizi, gösterdiler. Dolayısıyla seçim, “oyun” ve Caligula ise “oyun içinde oyun” oldular.
O halde “oyun” ve hatta “oyun içinde oyun” varsa, iyimser olabiliriz. Nihayet bir oyundur. 12 Mart tekrar oynanmıştır ve 12 Eylül’ün “danışma meclisi” ile dahi mukayese edilmeyecek bir “saylavlar kurulu” tertip edilmiştir. Eylülist darbeciler dahi şunun bunun eşi’ni toplamamak saygısını gösterdiler; bu kez, parlamenter sistem ve halk iradesiyle daha açık alay edilmiştir. Bu oyunun hiçbir yerinde halk yoktur. Hem oyun’u ve hem de oyun içinde oyun’u halksız oynadılar.
Halk, artık bu sonucu saymamada vardır.
Kamer Genç, Eylülist danışma meclisinde vardı.Şimdi bağımsız ve en son abide’dir. Alaylı diliyle bu alay ile alay eden bir yerdedir. Oyunun ve oluşan meclis’in en anlamlı hallerinden birisi telakki ediyorum. Artık Kamer Genç anlamlıdır ve anlam vermektedir.
Bundan sonrası için iyimser olmanın hiçbir nedenini göremiyorum; ortaya çıkan tablo akepe’nin marifeti olmaktan uzaktır. Mimarları, 12 Mart Darbesi’nden Orgeneral Tağmaç, 12 Eylül Darbesi’nden Orgeneral Evren ve Şubat 2001 Darbesi ile gelen Orgeneral Özkök’türler. a) pkk ile mücadele adı altında Doğu’yu Hizbullah’a ve arkasından şeyhler ile tarikatlara bıraktılar. Şimdi karanlıktadır. b) Solcular ayrı, kemalistleri bile üniversitelerden çıkardılar, şeriatçılara verdiler. c) Emniyet, Gülen tarikatındadır. d) Askeri Şura her yıl marjinalist bir yaklaşımla sızan tarikat mensuplarını ayıklamakla meşgüldür. Marjinalist ve amprisist görüyoruz. e) et cetera et cetera.
Bunu yapan üç kişidir, ancak, Tağmaç-Evren-Özkök, ama hep , İstanbul’da pütokrasi ile konuşarak ve Washington’da hep danışarak yaptılar.
Ayrıca, çeşitle internetler, her üçünü de İbrani asıllı yazıyorlar ki mümkündür. Öyle olmaları da gerekmektedir. Halleri, gerçekten daha gerçektir.
Tarikatlar mı, judaizedirler.
Başta Gülen Tarikatı, İsrael muhibbi’dirler.
Kurtuluş’ta İngiliz Muhibbi’leri bir avuçtular ve şimdi İsrael-muhibb’leri sel oldular.
Şimdi ve geçerken not edebiliyorum, Necmettin Erbakan’ın önemli açıklamalarının etkisiz kalmasını burada aramak isabetlidir. Benim, Soner Yalçın’ın ve son olarak Ergün Poyraz’ın çalışmaları, islamın önemli boyutta, tarikatların büyük ölçüde, judaize olduklarını ortaya çıkardılar. Bunlar, dolayısıyla ve solcu jargonu ile artık bilincine vardılar.
Yine sol dili kullanacak olursam, gizlideydiler ve şimdi legalize oldular. Çalışmalarımızın islamı ve özellikle tarikatları hürleştirdiğini kabul etmek durumdayız. Artık utanmıyorlar ve gizliden çıktılar.
Türk-Kürt Gerici Birliği bir İsrael örgütlenmesidir. Bu oyunda açık oldular.
Türk-Kürt Gerici Birliği, Türk-İslam Sentezi’nin yerindedir ve devamı sayabiliyoruz.
Oy haritası, Büyük İsrael ve/veya Büyük Orta Doğu Projesi’nin Ermenistan’a doğru emin adımlarla ilerlediğinin haberini vermektedir. Bu, “Kürtler, karanlığı seçtiler” anlamındadır.
Ancak, Kürtler’in de, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaları ihtimali yüksektir. Tekrar ediyorum. Reyleri, ayrılıktan ve karanlıktan yanadır. O halde ya ayrılmak ve ya da ayrılmamak var.
DB ve DB nin, çözümsüz ve kışkırtıcı oldukları yönündeki açıklamaları isabetlidir. Amma ve lakin, karanlığı seçmek de daha büyük bir çözümsüzlük ve daha büyük bir savaş kışkırtıcılığıdır. Karanlık, savaş davetidir. Bu ise hem kötümser ve hem de iyimser bir haldir.
Kaldı ki bu kadar kaba İsrael yanlılığının, İsrael’i bile tehlikeli gelebileceğini düşünmek durumundayız.Çünkü çok tahrik etmektedir. Öte yandan Judeo-Müsülman bayrağı seçmek ile Atatürk milliyetçiliğini kayıtlardan çıkarmayı istemek birbiriyle tutarlı görünmektedir. Kaldı ki, pratikleri ayrı, formülasyonu açısından kemalist milliyetçilik, tariflerin en hafifidir.
Peki burada iyimser olmak için bir neden var mı; Tağmaç’tan Özkök’e otuz yıl var. Demek ki en az otuz yılda ördüler. Uzun bir yolda çalıştılar. Şimdi daha iyi görüyoruz, hep Tayyip Erdoğan’ı yapmayı hedef aldılar. Her birimizi ve özellikle yeni doğanları, tayyip erdoğan imal etmeye yemin ettiler; artık Tayyip Erdoğan’a oy verenlerin her birisi bir tayyip erdoğan’dır. “Cumhuriyet insanı” yerine ektikleri işte budur. Kovduklarının, hapsettiklerinin, sokak ortasında öldürdüklerinin, beslemeyip idam ettiklerinin yerine diktikleri işte budur. Demek ki, yaratmadılar ve imal ettiler. Seri imalat var, mamulleri, birbirinin aynı oldular.
Cumhuriyet insanının yerine imal ettikleri budur. Bu, büyük zenginlerin planıdır. Üniversitede profesör ve öğrenci, fabrikada patron ve amele, televizyonlarda, yarışmalarda, seçen ve seçilen hep tayyip erdoğan olmasını istediler. Tağmaç-Evren-Özkök bunu yaptılar.
Yaptıkları Huxley’in imalatını andırıyor , ama daha cüretkar ve daha siyah’tır.
Orwell’i daha çok çalışmış olmaları ihtimal dahilindedir.
Mutabakatlar bu noktadadırlar.
Ne yaptılar, “Tezler” karşısında dilsiz kalanlar, artık ülkede devlet memurları olan müftülerin imametinde yağmur duası yapıldığını dahi göremiyorlar. Her saat başı meteoroloji haberleri veren tv’lerin bir de yağmur duası haberleri karşısında titremeyen “cumhuriyetçiler” yarattılar. Göremeyenler ve krizi kavrayamayanlar, kendilerine özde ve sözde “laik” ve akılcı diyorlar ve sayıyorlar.
Başarıları, artık bunun görülmemesidir. Yenilgimiz buradadır.
Yenenler, Cumhuriyet’i yıkanlar ve ülkeyi bölünme noktasına getirenlerdir. Burada akistler’i görmüyorum.
Yıkmak ve bölmek, hem büyük sermayenin ve hem de Washington’un programıdır.
Körleştirdiler.
Sürü fabrikaları kurdular. Artık “üniversite” dedikleri, sürü imalathaneleridir.
Neler mi yaptılar, kısa kişisel tarih şudur; a) Tağmaç, darbe yaptığında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesiydim. Kovdular. Hakim Yarbay, askeri savcı, Mustafa Deniz, beni, hapsanenin kapısından döndürdü, adını sevgiyle anıyorum.b) Evren, darbe yapınca, hem Gazi Üniversitesi’nden çıkarttılar ve hem hapse koydular. c) Özkök Darbe yapınca, Gazi’den iki kez kovdular ve hep pencereden tekrar girdim. Hapse atmaktan yorulmuşlardı, ayrıca hapishaneden pek taze çıkmıştım, atmadılar.
İnatçıyız.
Ben çok inatçı olduğum için dozu yoğun tuttular. Ama hep ve herkese yaptılar. Dağladılar, ve üniversiteleri, emniyeti, kürtleri ve diğerlerini tarikatlara bıraktılar. Ve tamamen İbraniyet’e vurdular.
Bana gelince, bunları görebiliyorum ve yazabiliyorum, dolayısıyla, kendimi imalat hatası sayıyorum; yenildiler.
O halde yapılanı görmek, iyimserlik kaynağıdır; çünkü görünen, uzun bir yol’dur.
O halde her iki anlamda da yorucu bir yolumuz var. O halde, yorma sırası bizdedir.
Prof. Dr. Yalçın Küçük
Vistilef'in Notu: Prof. Dr. Yalçın Küçük, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'nde part-time ders verecektir. Yazıları, kendi izniyle Vistilef'te yayınlanmaktadır.
12 Ağustos 2007
KATERINA BLUM'UN ÇİĞNENEN ONURU
www.kodadimedya.com 'dan:
BİR MEDYA ANALİZİ..!! Tuğba Özay’ın çiğnenen onuru..!! Tuğba Özay’ın çiğnenen onuru, Katarina Blum’un çiğnenen onuru ile aynıdır.. Aynı zamanda, hiçbir suçları olmadığı bilindiği halde basının yüklenmesi sonucunda içeri atılan Şemdinli astsubayları ile emekli askerlerin ve kitap yazdığı için tutuklanan yazarın çiğnenen onuru da bu olayla aynıdır... Peki ama neden..? Şundan: (ÇOK ÖNEMLİ NOT: Bu yazıda Medya Savaşları'nın da nedenini çözeceksiniz..)
“Mafyanın podyumdaki mankenin müthiş öyküsü..”"BEST OF TUĞBA ÖZAY" FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN...”
Evet, bu başlıklar geçtiğimiz günlerde polis tarafından gözaltına alınan ünlü bir manken Tuğba Özay için yaygın medya tarafından atılmış manşetlerden sadece ikisi..
Türk medyasında sorun vardır, bu sorun maalesef bedenin çok içlerine işlemiştir.. Türk medyası kendisini 4. güç değil de 1. güç olarak görmektedir.. İşte yanlış da burada yatmaktadır.. Ne yazık ki, bu hastalık, mevcut medya patronları tarafından medya yöneticilerine bulaştırılmıştır.. Göz bebeklerin içinde zeka pırıltısı yerine, dolar pırıltısı taşıyan, “baştan çıkmaya” hazır, ahlak ve erdem gibi değerlerden yoksun köşe yazarları ile medya yöneticileri, meslek etiğini adım adım bu noktaya getirmişlerdir.. Bu hastalığın ana göstergesi de medyada haberleri, DOĞRU - YANLIŞ olarak değerlendirmek yerine, “Hangi haber benim çıkarıma ters düşüyor, Hangi haber benim çıkarıma uygun” anlayışının hakim görüş hatta ahlaksızca da olsa ahlaki bir bakış açısı getirmesidir.. Ahlaksız bir durumdur ancak, medya onu ahlaklı görmektedir.. Çünkü kendi öyle istemekte, maddi çıkarına öyle iyi gelmektedir.. Bu ne hazin bir durumdur..!!Ve elbette bu hazin durum, hani o, duygusal eski bir Türk filminin o ünlü “NAMUSLUYMUŞ, NAMUSSUZ..!!” sözünü hatırlatmaktadır..!! Ancak, burada bu söz, tersine çevrilmelidir ve “NAMUSSUZMUŞ, NAMUSLU..” demelidir.. Çünkü, karşımızda “namuslu görünümlü”, hadi o sözü söylemeyelim, bir sürü OMURGASIZ VARDIR... Bunların dini imanı paradır.. Namus, erdem veya ahlak gibi insanlığı taçlandıran kavramları yoktur..!! Şimdi konumuza dönelim.. Yani Tuğba Özay olayına.. Adı geçen şahıs, mankendir.. Üstelik güzel bir mankendir.. Ve elbette, magazin programları ile gazetelerin magazin haberleri arasında sık sık kullanıldığı için toplum tarafından da tanınmaktadır.. İşin, doğasında bu vardır...!! Ancak, özellikle yazılı basının manken Tuğba Özay’ın gözaltına alınmasından itibaren yaptığı yayın mide bulandırıcıdır..!! Attıkları haber manşetleri ise o pek savundukları ve sevdikleri AB yasalarına ters düşmektedir.. Bir insanın yargılanmadan mahkum eden ve toplum vicdanında mahkum olmasına neden olan o manşetler..!! Bakın bunlardan bir tanesi şöyle “Mafyanın Podyumdaki mankeni”.. Adama sormazlar mı, “Siz nereden biliyorsunuz?” diye.. Yoksa siz de mi mafya üyesisiniz.. Söz konusu sizin kızınız olsaydı, bu manşeti, daha ifadesi bile alınmadan böyle hoyratça manşet atılmasına müsaade eder miydiniz..? Ya da bu haberleri okuduğunuzda kalbiniz sıkışmaz mıydı..? Bu nasıl bir ahlaksızlıktır ki, yargılamadan insanları mahkum ediyorsunuz, mahkemeden serbest bırakılsalar bile toplum vicdanında kişileri mahkum ediyorsunuz..? Sizin ne hakkınız var buna..? Kim verdi yetkiyi size..!! Aslında, işte bu yüzden, en büyük mafya siz olmuyor musunuz? Medya, ne zamandan beri hem savcı, hem hakim hem de hapishanedeki gardiyan oldu..?
“İşte size kulandığı viagradan sevgilisinden yediği dayağa, bunaldıkça tüfekle ateş etmesinden polise hakaret etmekten aldığı cezaya kadar mafyanın podyumundaki mankenin müthiş öyküsü...TIKLAYIN”
Evet, bu cümle, bir gazetenin bu işten ne kadar zevk aldığının kanıtlayacak olan haber spotudur..!! Kodadımedya, kimsenin namus bekçisi değildir, olacak da değildir.. Ancak, kamuoyunda “Yargısız infaz” diye bir olgu her zaman tartışılıyorsa, bu örnek “YARGISIZ İNFAZ” olayının tam göbeğidir... Tıpkı, Almanya’da Katarina Blum’un Çiğnen onuru gibi.. Ve yine tıpkı, Şemdinli’de, daha olayın ne olduğu anlaşılmadan işbirlikçi medyacıların suçsuz olduklarını bildikleri halde, hatta astsubayların ifadeleri bile alınmadan suçlu ilan etmeleri gibi..Bu ahlaksız durum, sadece Tuğba Özay olayı için geçerli değildir.. !! Bu garip, gayri ahlaki durum, emekli askerlerin, emekli generallerin hatta yazarların “ÇETE” diye suçlanarak, haklarında her türlü yayın yapılmasında da geçerlidir..!! Dinleme yoluyla elde edilen Telefon görüşmeleri, KANUNLARLA YASAK OLMASINA RAĞMEN gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanmaktadır.. Ancak, medyanın tepe yöneticisi olarak sizin, BAŞBAKANA HAKARETLER ettiğiniz telefon kayıtları yayınlandığında ÖZEL HAYATA tecavüz diyerek feryat figan edeceksiniz..? Oohh, suyundan da koyun efendiler..!! Bunun adına “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu..” demezler mi..? Derler di’mi..? Derler..!! Derler..!!Size yapıldığında, canınız acıyacak ve bağıracaksanız, ama siz hemen hergün başkalarının canını acıtacaksınız..!!İşin tuhaf tarafı, yayınlanması yasal olarak yasak olmasına rağmen, yayınlanması durumu karşısında savcıların ve mahkemelerin ses çıkarmaması, işi çok daha açıklı yapmaktadır..!! Başkalarına geçerli olacak KANUN, size geçerli olmayacak öyle mi..? Bu duruma “Yok yaa, senin annen güzel mi..?” diye sormazlar mı..? Sorarlar.. En azından, yiğitler yiğidi www.kodadımedya.com sorar.. Düşünebiliyor musunuz, insanlar daha yargılanmadan, dosyaları daha savcının önüne gitmeden “ÇETE”, veya “MAFYA” olarak hemen suçlanmaktadırlar..!! Oysa “ne oldum dememeli, ne olacağım demelidir”.. Çünkü, bu işler belli olmaz, bir gün siz de altta kalabilirsiniz.. İşte o zaman “DEMOKRASİ, HUKUK veya kanuni haklar” diye bağırmaya hakkınız yoktur..!! Unutmayın ki, onlara yapılan “Tecavüz”, bir gün size yapıldığında serzenişte bulunmaya hakkınız olmayacaktır..!!Bunlar kabul ettikleri, AB yasalarına bile ters düşmektedirler.. Sıkıysa Avrupa’da insanları böyle suçlasınlar.. Yapamazlar, çünkü orada medyanın 1. Kuvvet değil de 4 Kuvvet olduğunu çok iyi bilirler..!! Eğer oralarda yaparsanız bunun bedelini de ödersiniz.. Hem de yudum yudum..!!
Oysa, MEDYANIN İÇİNE DÜŞTÜĞÜ DURUM BAKIN NASILDIR..Türkiye’de karanlık kafaların sıktığı alçak kurşunlara hedef olarak şehit düşen rahmetli Çetin Emeç, “Yapanın yaptığı yanına kar olarak kaldıkça yine yapacaktır” demişti.. Bu sözü biraz geliştirirsek, “Yapının yaptığı yanına kar kaldıkça, yeniden yapacaktır ve BAŞKALARINA DA ÖRNEK OLACAKTIR..” Dolayısıyla bu ahlaksız durum her geçen gün yayılacaktır.. Toplumun içinde kanser hücresi gibi metastas yapacaktır..!! Eskiden “Haber Namustu”.. Ve haber tarafsız yayınlanırdı.. Yorumu yazarlar yapardı.. Şimdi ise haber, her grubun dünya görüşüne ve maddi çıkara göre, burayı dikkatli okuyalım “Maddi çıkarına” göre şekilleniyor.. Şimdi, her şeye karşı tertemiz kalmış basın mensubu arkadaşlar Orhan Gencebay’ın şarksısında dediği gibi “Düzen bozulmuşsa biz mi yarattık” diyeceklerdir.. Bu soruya verilecek tek bir yanıt vardır..Elbette, siz yaratmadınız ancak, medyanın en ağır sorunu “Ahlaklı gözüküp, ahlaksız olanların” medya üzerine kurduğu kahrolası baskıdır.. Bu da idealist arkadaşların kurtulması gerektiği safralardır..!! “Doğan görünümlü, Şahinlerin” bu meslekte yeri asla olmamalıdır..!!Medya istiyor diye içeri atılan veya toplum vicdanında yargılanmadan “Mahkum” olan o kadar çok insan vardır ki.. İşte, medyanın içine düştüğü son durum maalesef budur..!! Bu durumun; yıllar önce Almanya’da Katarina Bulum’a yapılan ve İletişim Fakültelerinde örnek olarak okutulması gereken “Katarine Blum’un çiğnene onuru” ile daha yargılanmadan medya tarafından mahkum edilen Şemdinli’deki astsubaylar veya yine medya istedi diye “çete” suçlamasıyla içeri atılan yazarların ve emekli subayların çiğnenen onuruyla hiçbir farkı yoktur..!! Tuğba Özay için de durum aynıdır.. Tuğba Özay için atılan o manşetlerdeki “iştah” da yıllar sonra bile hatırlanacaktır.. Tuğba Özay belkei de tutuklanacaktır.. Ama daha savcı karşısına bile çıkmadan bir insanı veya insanları yayın yoluyla mahkum etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur..!! Bakın, Almanya’da 1 defa yapılmıştır ve bu kitaplara konu olmuştur..!! Biz de ise hergün onlarca insana yapılmaktadır ve kimseden ses çıkmamaktadır.. Bu, çok tuhaf enteresan bir durumdur..!!Aslında hazindir..!! Bu durum şunu gösermektedir..Medya düzelmeden, Türkiye düzelmeyecektir..!!
2007-08-11 15:58:41 , http://www.kodadimedya.com/detay.php?id=20013
BİR MEDYA ANALİZİ..!! Tuğba Özay’ın çiğnenen onuru..!! Tuğba Özay’ın çiğnenen onuru, Katarina Blum’un çiğnenen onuru ile aynıdır.. Aynı zamanda, hiçbir suçları olmadığı bilindiği halde basının yüklenmesi sonucunda içeri atılan Şemdinli astsubayları ile emekli askerlerin ve kitap yazdığı için tutuklanan yazarın çiğnenen onuru da bu olayla aynıdır... Peki ama neden..? Şundan: (ÇOK ÖNEMLİ NOT: Bu yazıda Medya Savaşları'nın da nedenini çözeceksiniz..)
“Mafyanın podyumdaki mankenin müthiş öyküsü..”"BEST OF TUĞBA ÖZAY" FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN...”
Evet, bu başlıklar geçtiğimiz günlerde polis tarafından gözaltına alınan ünlü bir manken Tuğba Özay için yaygın medya tarafından atılmış manşetlerden sadece ikisi..
Türk medyasında sorun vardır, bu sorun maalesef bedenin çok içlerine işlemiştir.. Türk medyası kendisini 4. güç değil de 1. güç olarak görmektedir.. İşte yanlış da burada yatmaktadır.. Ne yazık ki, bu hastalık, mevcut medya patronları tarafından medya yöneticilerine bulaştırılmıştır.. Göz bebeklerin içinde zeka pırıltısı yerine, dolar pırıltısı taşıyan, “baştan çıkmaya” hazır, ahlak ve erdem gibi değerlerden yoksun köşe yazarları ile medya yöneticileri, meslek etiğini adım adım bu noktaya getirmişlerdir.. Bu hastalığın ana göstergesi de medyada haberleri, DOĞRU - YANLIŞ olarak değerlendirmek yerine, “Hangi haber benim çıkarıma ters düşüyor, Hangi haber benim çıkarıma uygun” anlayışının hakim görüş hatta ahlaksızca da olsa ahlaki bir bakış açısı getirmesidir.. Ahlaksız bir durumdur ancak, medya onu ahlaklı görmektedir.. Çünkü kendi öyle istemekte, maddi çıkarına öyle iyi gelmektedir.. Bu ne hazin bir durumdur..!!Ve elbette bu hazin durum, hani o, duygusal eski bir Türk filminin o ünlü “NAMUSLUYMUŞ, NAMUSSUZ..!!” sözünü hatırlatmaktadır..!! Ancak, burada bu söz, tersine çevrilmelidir ve “NAMUSSUZMUŞ, NAMUSLU..” demelidir.. Çünkü, karşımızda “namuslu görünümlü”, hadi o sözü söylemeyelim, bir sürü OMURGASIZ VARDIR... Bunların dini imanı paradır.. Namus, erdem veya ahlak gibi insanlığı taçlandıran kavramları yoktur..!! Şimdi konumuza dönelim.. Yani Tuğba Özay olayına.. Adı geçen şahıs, mankendir.. Üstelik güzel bir mankendir.. Ve elbette, magazin programları ile gazetelerin magazin haberleri arasında sık sık kullanıldığı için toplum tarafından da tanınmaktadır.. İşin, doğasında bu vardır...!! Ancak, özellikle yazılı basının manken Tuğba Özay’ın gözaltına alınmasından itibaren yaptığı yayın mide bulandırıcıdır..!! Attıkları haber manşetleri ise o pek savundukları ve sevdikleri AB yasalarına ters düşmektedir.. Bir insanın yargılanmadan mahkum eden ve toplum vicdanında mahkum olmasına neden olan o manşetler..!! Bakın bunlardan bir tanesi şöyle “Mafyanın Podyumdaki mankeni”.. Adama sormazlar mı, “Siz nereden biliyorsunuz?” diye.. Yoksa siz de mi mafya üyesisiniz.. Söz konusu sizin kızınız olsaydı, bu manşeti, daha ifadesi bile alınmadan böyle hoyratça manşet atılmasına müsaade eder miydiniz..? Ya da bu haberleri okuduğunuzda kalbiniz sıkışmaz mıydı..? Bu nasıl bir ahlaksızlıktır ki, yargılamadan insanları mahkum ediyorsunuz, mahkemeden serbest bırakılsalar bile toplum vicdanında kişileri mahkum ediyorsunuz..? Sizin ne hakkınız var buna..? Kim verdi yetkiyi size..!! Aslında, işte bu yüzden, en büyük mafya siz olmuyor musunuz? Medya, ne zamandan beri hem savcı, hem hakim hem de hapishanedeki gardiyan oldu..?
“İşte size kulandığı viagradan sevgilisinden yediği dayağa, bunaldıkça tüfekle ateş etmesinden polise hakaret etmekten aldığı cezaya kadar mafyanın podyumundaki mankenin müthiş öyküsü...TIKLAYIN”
Evet, bu cümle, bir gazetenin bu işten ne kadar zevk aldığının kanıtlayacak olan haber spotudur..!! Kodadımedya, kimsenin namus bekçisi değildir, olacak da değildir.. Ancak, kamuoyunda “Yargısız infaz” diye bir olgu her zaman tartışılıyorsa, bu örnek “YARGISIZ İNFAZ” olayının tam göbeğidir... Tıpkı, Almanya’da Katarina Blum’un Çiğnen onuru gibi.. Ve yine tıpkı, Şemdinli’de, daha olayın ne olduğu anlaşılmadan işbirlikçi medyacıların suçsuz olduklarını bildikleri halde, hatta astsubayların ifadeleri bile alınmadan suçlu ilan etmeleri gibi..Bu ahlaksız durum, sadece Tuğba Özay olayı için geçerli değildir.. !! Bu garip, gayri ahlaki durum, emekli askerlerin, emekli generallerin hatta yazarların “ÇETE” diye suçlanarak, haklarında her türlü yayın yapılmasında da geçerlidir..!! Dinleme yoluyla elde edilen Telefon görüşmeleri, KANUNLARLA YASAK OLMASINA RAĞMEN gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanmaktadır.. Ancak, medyanın tepe yöneticisi olarak sizin, BAŞBAKANA HAKARETLER ettiğiniz telefon kayıtları yayınlandığında ÖZEL HAYATA tecavüz diyerek feryat figan edeceksiniz..? Oohh, suyundan da koyun efendiler..!! Bunun adına “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu..” demezler mi..? Derler di’mi..? Derler..!! Derler..!!Size yapıldığında, canınız acıyacak ve bağıracaksanız, ama siz hemen hergün başkalarının canını acıtacaksınız..!!İşin tuhaf tarafı, yayınlanması yasal olarak yasak olmasına rağmen, yayınlanması durumu karşısında savcıların ve mahkemelerin ses çıkarmaması, işi çok daha açıklı yapmaktadır..!! Başkalarına geçerli olacak KANUN, size geçerli olmayacak öyle mi..? Bu duruma “Yok yaa, senin annen güzel mi..?” diye sormazlar mı..? Sorarlar.. En azından, yiğitler yiğidi www.kodadımedya.com sorar.. Düşünebiliyor musunuz, insanlar daha yargılanmadan, dosyaları daha savcının önüne gitmeden “ÇETE”, veya “MAFYA” olarak hemen suçlanmaktadırlar..!! Oysa “ne oldum dememeli, ne olacağım demelidir”.. Çünkü, bu işler belli olmaz, bir gün siz de altta kalabilirsiniz.. İşte o zaman “DEMOKRASİ, HUKUK veya kanuni haklar” diye bağırmaya hakkınız yoktur..!! Unutmayın ki, onlara yapılan “Tecavüz”, bir gün size yapıldığında serzenişte bulunmaya hakkınız olmayacaktır..!!Bunlar kabul ettikleri, AB yasalarına bile ters düşmektedirler.. Sıkıysa Avrupa’da insanları böyle suçlasınlar.. Yapamazlar, çünkü orada medyanın 1. Kuvvet değil de 4 Kuvvet olduğunu çok iyi bilirler..!! Eğer oralarda yaparsanız bunun bedelini de ödersiniz.. Hem de yudum yudum..!!
Oysa, MEDYANIN İÇİNE DÜŞTÜĞÜ DURUM BAKIN NASILDIR..Türkiye’de karanlık kafaların sıktığı alçak kurşunlara hedef olarak şehit düşen rahmetli Çetin Emeç, “Yapanın yaptığı yanına kar olarak kaldıkça yine yapacaktır” demişti.. Bu sözü biraz geliştirirsek, “Yapının yaptığı yanına kar kaldıkça, yeniden yapacaktır ve BAŞKALARINA DA ÖRNEK OLACAKTIR..” Dolayısıyla bu ahlaksız durum her geçen gün yayılacaktır.. Toplumun içinde kanser hücresi gibi metastas yapacaktır..!! Eskiden “Haber Namustu”.. Ve haber tarafsız yayınlanırdı.. Yorumu yazarlar yapardı.. Şimdi ise haber, her grubun dünya görüşüne ve maddi çıkara göre, burayı dikkatli okuyalım “Maddi çıkarına” göre şekilleniyor.. Şimdi, her şeye karşı tertemiz kalmış basın mensubu arkadaşlar Orhan Gencebay’ın şarksısında dediği gibi “Düzen bozulmuşsa biz mi yarattık” diyeceklerdir.. Bu soruya verilecek tek bir yanıt vardır..Elbette, siz yaratmadınız ancak, medyanın en ağır sorunu “Ahlaklı gözüküp, ahlaksız olanların” medya üzerine kurduğu kahrolası baskıdır.. Bu da idealist arkadaşların kurtulması gerektiği safralardır..!! “Doğan görünümlü, Şahinlerin” bu meslekte yeri asla olmamalıdır..!!Medya istiyor diye içeri atılan veya toplum vicdanında yargılanmadan “Mahkum” olan o kadar çok insan vardır ki.. İşte, medyanın içine düştüğü son durum maalesef budur..!! Bu durumun; yıllar önce Almanya’da Katarina Bulum’a yapılan ve İletişim Fakültelerinde örnek olarak okutulması gereken “Katarine Blum’un çiğnene onuru” ile daha yargılanmadan medya tarafından mahkum edilen Şemdinli’deki astsubaylar veya yine medya istedi diye “çete” suçlamasıyla içeri atılan yazarların ve emekli subayların çiğnenen onuruyla hiçbir farkı yoktur..!! Tuğba Özay için de durum aynıdır.. Tuğba Özay için atılan o manşetlerdeki “iştah” da yıllar sonra bile hatırlanacaktır.. Tuğba Özay belkei de tutuklanacaktır.. Ama daha savcı karşısına bile çıkmadan bir insanı veya insanları yayın yoluyla mahkum etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur..!! Bakın, Almanya’da 1 defa yapılmıştır ve bu kitaplara konu olmuştur..!! Biz de ise hergün onlarca insana yapılmaktadır ve kimseden ses çıkmamaktadır.. Bu, çok tuhaf enteresan bir durumdur..!!Aslında hazindir..!! Bu durum şunu gösermektedir..Medya düzelmeden, Türkiye düzelmeyecektir..!!
2007-08-11 15:58:41 , http://www.kodadimedya.com/detay.php?id=20013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)