Add to Flipboard Magazine.

10 Kasım 2007

BİR 10 KASIM DAHA...

Mustafa Kemal bilimadamıydı. 1919’dan başlayarak 1939’a kadar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, bilimsel bir projedir. Toplumun bilimsel olarak dönüştürülmesi ve modernite içinde yer almasını sağlayan başarılı bir kaç projeden biridir. Diğerleri, Lenin, Mao ve Che-Castro projeleridir. Tarih, bu dört toplum projesinden başka toplumsal yapısal dönüşümün, planlanarak ve önceden hedefleri belli edilmiş programlarla yürütüldüğünü görmemiştir. Mustafa Kemal’in projesinin bu üç projeden farklılığı, insanın özüne yabancı olmayan bir temeli, yaşayış biçimini ve üretim tarzını benimsemiş olmasıdır. Mustafa Kemal projesi, ilerlemeyi aşamalı ve zorlamasız olarak görmektir. Bu projenin hedef ve programı olarak, bilimadamı Mustafa Kemal iki tez yaratmıştı: Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi:

“Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi, 1928-1938 yılları arasında, Harf Devrimi ile başlayan, ikinci kurtuluş savaşı olarak adlandırılabilecek, ulusal bir yapıyı dil ve tarih olarak kurmak için düşünüldü. Bugün bile eşine ender rastlanan bir bilimadamının, kapsanan alanları tam bir akademisyen olarak ele aldığı, ölümü ile kesintiye uğramış doyurucu bir külliyattan oluşuyor.

“Ne olduğunu bilmeden ve büyük bir olasılıkla hiç okumadan, bu külliyata, “ırkçı” diyenler var. “Irkçı hale getirenler” daha çok. Külliyatın içeriğine ve karşı çıktığı tezlere bakmadan, “resmi ideoloji” olarak yaftalayanlar ve “yanlış”lığını arzu edenler de var. Emperyalist ülkelerin emellerine hizmet eden bir devlet yapısına büründükten (1939’dan) sonra, ne gariptir ki, belki de çok isabetli mi demek gerekiyor, bu iki bilimsel etkinlik ile, “alay” eden Cumhuriyetin devlet yetkililerinin sayısı hepsinden daha fazla.” Atlantis’in Dili Türkçe, (sayfa: 12)

(...)
“Varılan noktada, Atatürk’ün Tarih ve Dil tezlerine, solcusu da karşı, sağcısı da; Atatürkçüsü de karşı, dincisi de. Herkesin karşı olmasında yok mu bir kerâmet diye sorası gelenlerin, asıl sorması gereken sorunun, tüm bu karşı olanların nasıl bir sınıfsal çıkar ve konumlanma birliği içinde bulundukları, Türkiye’nin bir ulus olma sürecinde ne tür bir uluslararası kuşatılmışlık içinde olduğu. Çünkü, hem tarih, hem de dil ancak bu tarihsel yapı içinde incelendiğinde bir anlam kazanıyorsa, hem eskil bir tarihi hatırlatmak, hem de dilin köklerini ortaya çıkartmak çabasını externe (yok) etmekle, dışardan da içerden de, kimlerin ne kazanacağını bilmek gerekiyor. Buna biz, emperyalizm, şimdilerde ise globalizm diyoruz.
“1939’da Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’nin externe edilmesi, çok olasılıklıdır ki, 1948’de bir Avrupa-Siyonist planın uluslararası yapıda ve belli bir coğrafyada tarihsel olarak gerçekleşmesine yol açıyor.” Atlantis’in Dili Türkçe, (sayfa: 17)

(...)
“Bir de, bu gelişmelerin karşısında, Atatürk’ün başlattığı Anadolu kökenlilik tezine ve bu yeni yapılanmaya direnen, Osmanlıcılığı bırakmamaya yeminli, Yahudi Siyonist emeller ile tanımlanmış Türk tarihi tezinin Orta Asyacı varyasyonu vardı. Bu teze göre, Türklük, bildiğimiz anlamda Anadoluya 1071’de gelmişti. Bu tez, Selçukluların kuruluşunda bir Yahudi vurgusunu görmezden geliyordu. Emperyalist ülkelerin burjuvazisi, Avupamerkezci olarak küresel oluşumları tanımlamaya başladığında Oryantalistlerce ortaya atılan Orta Asya çıkışlı göçü benimseyen İstanbul Darülfünunu ve Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi bu tezin merkezi oldu. 1933 İstanbul Darülfünunu’nun Üniversiteye dönüşme işlemi arka planda tamamıyle bu tarih tezi ve dil teorisi çatışmasının ürünüydü fakat dönüşüm yeterli olmadı. Daha sonra Ankara’da DTCF’nin kurulmasıyla, Tarih ve Dil tezlerinin, tez ve anti-tezi, işte bu iki Fakülte arasında oluştu. Atatürk’ün ölümüne kadar savaş bütün hızıyla sürdü. 1939’dan sonra kazanan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi oldu. Oradaki muallim-profesörlerin hemen hepsi, devlet kademelerinin en üstlerini ele geçirerek, Ankara’ya ve Cumhuriyetin kalbine yerleştiler. Aslında, hep ekonomik ikilem olarak önümüze sürülen İstanbul-Ankara çelişme ve çatışması, temelde ideolojik bir çatışma olarak, tarih ve dil tezlerinde, bu iki Fakülte çerçevesinde politik olarak yaşanmıştır. Bu çatışmanın tarihi henüz yazılmadı. 1947’deki, DTCF’den kovulan profesörleri kovanların tamamı, devlet ricalinin en üst kademelerinde bulunan, Başbakan, Bakan olmuş İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörleridir. 1960’da çatışmanın tarafları ve yapılanlar biraz değişse de, daha sonra yeniden 1939 sonrası hâle dönüldü.” Atlantis’in Dili Türkçe, (sayfa: 14)

Veysel Batmaz-Cahit Batmaz’ın yazdığı Atlantis’in Dili Türkçe (Salyangoz Yayınları, Ekim 2007) ile, 1939’dan bu yana saklanmış ve gömülmüş olan Mustafa Kemal’ci tezleri gün ışığına çıkarmakla, Mustafa Kemal’in “Ulu Ölü” (Cumhuriyet Gazetesi, 12 Kasım1938) olarak tarihte yerini almasının 69. yıldönümünü burukluk ve umutla anıyoruz.

Vistilef

05 Kasım 2007

BİR KIZGIN DEMİR DAHA...


PROF. DR. VEYSEL BATMAZ, İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ'NE KARŞI AÇTIĞI DAVALARDA ÜÇÜNCÜ "YÜRÜTMEYİ DURDURMA" KARARI ALDI...


28.06.2007'de, İletişim Fakültesi Dekanlığının istemi ve Rektörlük marifetiyle, Prof. Dr. Veysel BATMAZ, “Yönetim Görevinden Ayırma” (Bölüm Başkanlığından uzaklaştırma) ve Senato ve Fakülte Kurullarına sokulmama cezası ile tecziye edilmişti.

Ancak, 04.10.2007 tarihinde, İstanbul 1. İdare Mahkemesi, Rektörlüğün verdiği bu cezanın açıkça hukuka aykırı olması nedeniyle ve telafisi mümkün olmayan zararlar oluşturduğundan yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.

Böylece, 28.06.2007 tarihi ile 1 Kasım 2007 tarihleri arasında, İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde ve Fakülte Yönetim Kurulu ile Fakülte Kurulu’nda ve İstanbul Üniversitesi Senatosu’nda alınan tüm kararlar YOK HÜKMÜNDE olmuştur.

10 Ocak 2007 ile 26.07.2007 tarihleri arasındaki tüm İletişim Fakültesi Dekanlığı işlem ve eylemleri de, daha önce VEKİL DEKANLIĞIN yürütülmesinin durdurulması ile YOK HÜKMÜNDE sayılmaktadır.

Böylece, hukuksuzluğa boğazına kadar batmış olan İletişim Fakültesi'nde, 2007 yılında alınan kararların çoğunluğu ALINMAMIŞ ve UYGULANAMAZ hale dönüşmüştür.

İlgililere duyurulur...

01 Kasım 2007

ALTIN PORTAKAL BİTTİ... YAŞANANLAR BİTMEDİ...



TÜRSAK VAKFI YÖNETİM KURULU ÜYELERİ:
"BAŞKANIMIZ ENGİN YİĞİTGİL'İ DESTEKLİYORUZ"

31.10.2007 19:43

TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu, 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali sırasında yaşanan olaylar sonrasında Vakıf Başkanı Engin Yiğitgil'i desteklediklerini ve desteklemeye devam edeceklerini açıkladılar. İşte TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu Üyeleri'nin açıklaması...

TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu olarak, TÜRSAK-AKSAV işbirliğiyle ulusal ve uluslararası alanda büyük bir başarı ile gerçekleştirilen “44. Antalya Altın Portakal Film Festivali, 3. Uluslararası Avrasya Film Festivali ve Avrasya Film Market”in hemen ardından, kendi PR’ları için sinema adına yapılan işlere zarar veren açıklamalarda bulunan kişi ve grupların, festivalin sinemamıza olan kazanımlarını konuşmamız gereken bir dönemi manipüle etmek istediklerini gözlemlemiş bulunuyoruz.

Kurulduğu 1991 yılından bu yana ulusal ve uluslararası alanda önemli projelere imza atan ve adı her zaman “saygın bir kurum” olarak anılan Vakfımızın yaklaşık 10 yıldır birlikte çalışan yönetim kurulu üyeleri olarak;Vakıf Başkanı Engin Yiğitgil’i her zaman desteklediğimizi ve başarılı çalışmalarını sürdürmesi için de kendisini “Başkan” olarak desteklemeye devam edeceğimizi; ayrıca kendi adına açacağı davalarda da “dostu” olarak yanında olduğumuzu kamuoyuna duyururuz. Türsak Vakfı, kültür sanat alanında programlamış olduğu ve geleceğe yönelik çalışmalarını gerçekleştirdiği projelerini eksiksiz olarak sürdürmeye devam edecektir.
Son olarak kamuoyunda her zaman nezaket ölçüleri içindeki üslubu ile tanınan Vakıf Başkanımızın ve tarihinde adı hiçbir tartışma ile birlikte anılmamış olan Türsak Vakfı’nın geleneğinde benzer bir olayın bir kez bile yaşanmamış olmasına rağmen; bir kişinin organizasyon işleyişini bilmeden yarattığı polemik ve iddialarıyla gündemi meşgul edebiliyor olmasını da kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Saygılarımızla,

Başkanlığını Engin Yiğitgil’in yaptığı Türsak Vakfı Yönetim Kurulu Üyeleri:
Yönetmen Tunca Yönder
Yapımcı Necip Sarıcı
Yönetmen Derviş Zaim
Prof. Dr. Veysel Batmaz
Sinema Yazarı Rekin Teksoy
Yayıncı Saim Yavuz
Senarist Sevinç Baloğlu
Yönetmen Fehmi Yaşar


'Dayak olayı tam bir senaryo'
Altın Portakal'ı gölgede bırakan dayak iddiasının tarafı ilk kez konuştu
.

Festival ve Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) Başkanı Engin Yiğitgil, festivalin iletişim işlerini yürüten firmanın yöneticisi Nimet Demir'i dövdüğüne ilişkin basında yer alan haberlerin gerçeği yansıtmadığını belirtirken, hem Yiğitgil, hem de Demir konuyu mahkemeye taşıyacaklarını bildirdiler.Engin Yiğitgil, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin iletişim danışmanı olarak görev yapan Bir İletişim adlı firmanın ortağı ve yöneticisi Nimet Demir'i dövdüğüne ilişkin iddiaları ''ciddiye almadığını'' söyledi. Başarılı bir festivalin ardından bu tip iddiaların ortaya çıkmasını ''ilginç'' bulduğunu ifade eden Yiğitgil, iddiaların ''hiçbir şekilde doğru olmadığını'' savundu. Yiğitgil, avukatıyla görüştüğünü ve haberi yazan gazeteci hakkında maddi ve manevi tazminat davası açacağını kaydederek, ''Coppolalar, Marceau'lar geldi; birinci sayfadan vermezken, bu iddiaları birinci sayfadan vermeleri beni çok üzdü. Ama üzüntü önemli değil. Ben haklarımı ciddi şekilde arayacağım. Bu iddialarla ilgili araştırma yapıyorum şu anda'' diye konuştu.Engin Yiğitgil, Demir'in iddiaları arasında bulunan, kendisine ve beraberinde çalışan kadınlara küfür ettiği ve dövmeye çalıştığı şeklindeki sözlerin ise gerçeği yansıtmadığını savundu. Yiğitgil, şunları söyledi:''Ben bir kız, iki de torun sahibiyim. Kızıma fiske vurmamış bir kişi olarak bu iddialar biraz enteresan. Sinemayla ilgili olduğum halde böyle bir senaryo beni dehşete düşürdü. Ben davalarımı kazanırım. Tazminatlarımı alırım. Tazminattan kazanacağım parayı da Hayvanları Koruma Derneği'ne bağışlayacağım. Bu olaydan sonra ailem çok üzüldü. Benim ailemi kimse üzemez. Onun için bu insanları affetmeyeceğim.''-''HALEN OLAYIN ETKİSİ ALTINDAYIM''-Bir İletişim Ortağı ve Yöneticisi Nimet Demir de halen olayın etkisi altında olduğunu, günlerdir kendisini rehabilite etmeye çalıştığını söyledi.Kendisinin TÜRSAK'a değil AKSAV ve Büyükşehir Belediyesi'ne hizmet verdiğini belirten Demir, Engin Yiğitgil'in yaptıkları çalışmalarda kendilerine sürekli engel olduğunu öne sürdü. Yiğitgil'in olumsuz tavırları nedeniyle işlerini yapmakta zorlandıklarını savunan Demir, bu konuyu görüşmek üzere gittiği AKM'de Yiğitgil'in kendisine hakaret ettiğini iddia etti. Olaylar sırasında Yiğitgil'in üzerine yürüdüğünü öne süren Demir, şöyle konuştu:''Engin Bey koşarak, çığlıklar atarak, kollarını savurarak üzerime geldi. Ben o sırada yalnızdım. Çok korktum. Beni parçalayacağını düşündüm. Kaçamadım. Bir tek adım atıp odaya ulaştığımda o da bana ulaşmıştı. Son anda birileri tuttu. O an onu tutmak için koridorda erkek yerine kadınlar olsaydı ne olurdu bilmiyorum, çünkü 3 erkek bile başedemedi. Birileri daha geldi ve beni arkadan tutup odaya çektiler. Ben bir odaya geldim, onu diğer odaya aldılar. Elemanlarıma küfürler ettiğini duydum.''Olayın ardından yaşananların basına yansımasını istemediğini, bu yüzden de herhangi bir şikayette bulunmadığını belirten Demir, bu süreçte karar verme sorunu yaşadığını dile getirdi.Yaşadıklarının etkisiyle psikolojik sorunlar yaşadığını ve bir psikiyatriste başvurduğunu anlatan Demir, ''doktorum travma sonrası stres bozukluğu teşhisi koydu. Yarından itibaren mahkeme sürecini başlatacağım'' dedi.Nimet Demir, Engin Yiğitgil'in olayın üzerinden 3 gün geçtikten sonra otelde yanına geldiğini ve kendisinden özür dilediğini, ancak özrünü kabul etmediğini ifade etti. Demir, Yiğitgil'in yaşananları inkar etmesine anlam veremediğini de belirterek, ''Birşey yapmadıysa niye özür diledi?'' diye sordu.44. Antalya Altın Portakal Film Festivali sırasında, TÜRSAK ve Festival Başkanı Engin Yiğitgil'in, festivalin iletişim işlerini yürüten şirketin ortağı ve yöneticisi Nimet Demir'i dövdüğü iddia edilmişti.

31 Ekim 2007

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ÜÇE Mİ BÖLÜNECEK?

Sivil Anayasa çalışması sürecine olanca hız ve kararlılıkla girmiş olan AKP Hükümeti, YÖK ve Ünversitelerde de yoğun bir değişiklik ve yeni düzenlemeler yapmak için düğmeye basmış durumda. Güvenilir bir kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, bu düzenlemelerden en fazla ve en önce İstanbul Üniversitesi etkilenecek. Bir AKP milletvekilinin projesi olarak hazırlanmakta olan bir düzenlemeye göre, İstanbul Üniversitesi üç ayrı üniversiteye bölünecek.

Bu öneriye göre, kurulması düşünülen İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne (İSBÜ), Cerrahpaşa ve Çapa Tıp fakülteleri, Dişçilik, Eczacılık ve Veteriner Fakültesi bağlanacak.

İstanbul Sosyal ve İdari Bilimler Üniversitesi’nde (İSİBÜ), Hukuk, İktisat, Siyasal, Edebiyat, İletişim, İktisat ve İşletme fakülteleri yer alacak.

Kurulması planlanan üçüncü üniversite ise, Fen, Mühendislik, Su Ürünleri ve Orman fakültelerinin bağlanacağı İstanbul Fen ve Teknoloji Bilimleri Üniversitesi (İFTBÜ).

İlahiyat ve Eğitim fakülteleri ve Konservatuar ise Marmara üniversitesindeki fakültelerle birleştirilecek. Ancak, diğer büyük ve hantal üniversiteler gibi, Marmara Üniversitesi’nin de benzer bir biçimde bölünmesi de gündemde. Yüksek Okullar da ilgili fakülteler bünyesinde kalacak. Lisanüstü Enstitüler ise yine bilim alanlarına uygun dağıtılacak.

Bu yeni üç üniversite aynı zamanda modern yeni kampüslere kavuşturulacak. Kent içi trafiği ve yapı yoğunlaşmasını bir ölçüde azaltılma sonucunu da doğuracak olan bu yeni kampüsleşme, beş yıl içinde bitecek bir biçimde projelendiriliyor. Özellikle, şimdiki Avcılar Kampüsü benzeri yeni yerler yapılandırılacak. Bu yerlerin genel mevkiisi, Avrupa yakasında, Çapa Tıp Fakültesi’nin taşınmasına çalışılan yer olan Olimpiyat Köyü çevresi olarak belirtiliyor. Bir de Anadolu yakasında Ömerli gölü çevresinde uygun araziler tahsis yoluyla üniversitelere ayrılacak. Çapa ve Cerrahpaşa tıp fakültelerinin halihazırdaki yerleri ise iş merkezleri ve otel olacak.

Bu düzenlemenin nedeni ise, milletvekili kaynağımıza göre, öneriyi ayrıntılandıran projenin gerekçesinde şu şekilde özetleniyor:
“İstanbul Üniversitesi gibi köklü bir kuruluş son 25 yıldır tüm verimliliğini yitirdi ve hantallaştı. Toplumsal olarak öncülüğünü yitirdi. Anlamsız bir türban tartışmasında baş rol oynamaktan ve ‘veri tabanı ilanı’ yapmaktan başka işe yaramıyor. Bir çok iyi hocasını vakıf üniversitelerine kaptırdı. İyi hocalarına hunharca davranıyor. Ötekiler ise yöneticilik yapıyor. Bazı Vakıf üniversiteleri adeta küçük birer İstanbul Üniversitesi görünümüne büründü. Bu üniversite, dünyada ilk 500 üniversite sıralamasına sadece öğrenci ve öğretim üyelerinin sayısal büyüklüğü nedeniyle giriyor. O kadar bilim insanına hangi üniversite sahip olursa, o da ilk beş yüze kendiliğinden girer. Bu sıralamalarda nitelik ölçülmez, nicelik ölçülür. İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi sayısı fazla olunca, doğal olarak, yayın ve araştırmada da fazla puan almak sözkonusu. Bu akademik çalışmaların nitelikleri ise çok tartışmalı. Belli bazı bilim alanları dışında, akademik faaliyet çökmüş durumda... Bu üniversiteyi son 27 yıldır yöneten tıpçı rektörler, üniversiteyi, hastane haline getirdiler. Bir tanesi de hukuksuzluk’tan görevinden alındı. Üniversitenin başına bir onur yarası olarak ilk kez böyle bir şey geldi.”

İstanbul Üniversitesi’nin AKP iktidarı tarafından üçe bölünmesi daha önce, Kemal Alemdaroğlu rektörlüğü döneminde de gündeme gelmiş ancak YÖK bu projeye sıcak bakmamıştı. Kaynağımızın bildirdiğine göre, 8 Aralık’ta belirlenecek olan yeni YÖK başkanı, bu işe de el atacak.

31 Ekim 2007

30 Ekim 2007

YÖK DEĞİŞİYOR, ÖĞRENCİYE AŞIRI HARÇ YÜKÜ BİNİYOR...

BU KEZ OLACAK GİBİ GÖZÜKÜYOR: HÜKÜMET AĞIR AMA EMİN YOLDA İLERLİYOR... ÜNİVERSİTELER YENİ YAPISINA NE ZAMAN KAVUŞACAK... "BİLİMSEL ETİK KURUL" ÇALIŞMAYA NE ZAMAN BAŞLAYACAK?


Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve üniversiteler, yeniden yapılandırılacak. MEB, merkez teşkilatı, "politikaları belirleyen, araştırma ve planlama yapan, pilot uygulamalara öncülük eden ve denetleyen" kurum haline getirilecek. Talim ve Terbiye Kurulu, icrai görevlerinden arındırılarak asli görevlerine odaklanmasına yönelik düzenlemeler yapılacak. Bakanlık birimleri azaltılacak.

YÖK, "standart belirleme, koordinasyon, uzun dönemli planlama ve denetimden sorumlu" kuruluşa dönüştürülecek. YÖK'ün mevcut kurumsal kapasitesi, uzmanlığı esas alacak şekilde güçlendirilecek. Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), en üst akademik organ olacak. Bu amaçla, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile ilgili mevzuatta düzenleme yapılacak.

Üniversitelerin mali özerkliği için mevzuat değişikliği yapılacak. Üniversite yönetiminde merkeziyetçi yapının getirdiği sorunların giderilmesi amacıyla "mütevelli heyet" temelli yönetim yapısına geçilecek.

Heyet, üniversite-sanayi işbirliğinin geliştirilmesini, öğrencilerin yönetime oy hakkı ile aktif katılımını sağlayacak şekilde oluşturulacak. Vakıf üniversitelerine arsa tahsisi kolaylaştırılacak ve mali destekler artırılacak. Özel üniversite kurulmasına olanak sağlayacak mevzuat değişikliği yapılacak.

Öğrencilerden alınan katkı payları yükseltilecek. Yurt sayısı artırılacak. Üniversitelerde öğretim üyesi sayısı da artırılacak. Öğretim üyesi yetiştirmek üzere üniversiteler arasındaki işbirliği artırılacak. Öğretim üyelerinin özlük hakları iyileştirilecek. (AA)