Add to Flipboard Magazine.

01 Şubat 2008

TÜRBAN TÜRBÜLANSI ARTIYOR...

REKTÖRLERE CEVAP, PROFESÖR KUZU’DAN:

Başörtüsüne “evet”, türbana “hayır” diyen, iktidar alanlarını türban üzerinden sürdürmeye çabalayan Rektörlere cevap, Profesör Alemdaroğlu’nun, profesör yaptığı, eski İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi ve AKP milletvekili, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Profesör Burhan Kuzu’dan geldi: “REKTÖRLER AMUDA KALKMASIN !”

Aydın Doğan’ın Hürriyet varakı da Rektör Mesut Parlak’ı manşet yaptı. Bilindiği gibi AKP’yi kayıtsız şartsız destekleyen ve türban ile olan polemiği AKP üzerinden değil, MHP üzerinden yapmayı tercih eden Aydın Doğan’ın kızı TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ da türbanı “şeriata giden yol olarak” tanımlıyordu.

Rektör Profesör Mesut Parlak da, “başörtüsüne evet, türbana hayır” dediği son konuşmasında, “Kimse kendi heveslerini, kendi dar görüşlerini, din ile ilgisi olmayan kabullerini bu topluma kabul ettirmeye çalışmasın. Bizler, üniversite mensupları, bürokratlar, sanatçılar, işverenler, önerilen yolun ne denli karanlık olduğunu görenler, dinin ne olduğunu sizlerden mi öğreneceği.” diyerek öğretim üyeleri ile işverenleri ortak cephe içinde yorumlamıştı: http://www.istanbul.edu.tr/duyurular/duyuru_icerik.php?1089

Artık türban karşıtı cephe somutlaşmaya başlamıştır: TÜSİAD, Aydın Doğan, İşverenler, bürokratlar, sanatçılar ve Rektörler ve destekçileri öğretim üyeleri.

Üniversite içinde türbanı kayıtsız şartsız destekleyenler ve daha sonra türbanın ilkokuldan başlayarak kamu kuruluşlarına girmesini savunanlar ise AKP, MHP ve dinciler.

Bir de bu cephelerden ayrı olarak, üniversitede başı örtülü kızların, aynı görüşteki erkek öğrencilerle birlikte, kendi dinî görüşlerine aykırı Darwinci kuram ile, laik hukuk sistemi ile ve kadın erkek farklılığı içinde uygulanamayacak olan tıpçılık da dahil, aydınlanmacı bilimler öğreten bir üniversitede okumalarını destekleyen Vistilef gibi oluşumlar var. (Vistilef’in bu konudaki görüşlerini alttaki yazılardan öğrenebilirsiniz.)

Alemdaroğlu’nun profesör yaptığı Profesör Burhan Kuzu haklı: AMUDA KALKIP, BAŞÖRTÜSÜNE EVET, TÜRBANA HAYIR demek, iktidar alanlarını keyfi ve adeletsiz olarak kullanmaya tevesül etmek ve ettirmekle eş. Rektörlere duyurulur.

12 Mart/Eylül yasakları ile gelinen nokta bu. Yasaklara devam ederseniz, öğretim düzeyi düşük, meslekten başka bir şeye yetiştirmeyen, dar ve zorba kişiliklerle kısır kişilikler yaratan bir eğitim sistemini, kendi iktidar alanlarınızı savunmak amacıyla devam ettirirsiniz. Oysa türbanın üniversitedeki serbestliği, tüm yasakların kalkması için de önemli bir adımdır. Tıpçılar için hiç önemli olmayan akademik özgürlük ve yasaksızlık, diğer bilimleri için, Dil, Tarih ve Coğrafya için çok önemlidir.

AMUDA KALKIP DURMAYIN !

31 Ocak 2008

NE ŞİŞ YANSIN NE KEBAP: “REKTÖRLER TÜRBANA, İKTİDAR ALANLARINI YİTİRMEMEK İÇİN KARŞIDIR.” DEMİŞTİK:


DEDİĞİMİZ OLDU; İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ YÖNETİMİ, TÜRBANA, “BAŞÖRTÜSÜ OLARAK” EVET DEDİ... BAŞÖRTÜSÜ YASAL HALE GELİRSE, YARGI KARARLARINI MI, YASAYI MI UYGULAYACAĞINI BELİRSİZ BIRAKTI...

Biraz geriye gidelim ve hafızamızı tazeliyelim. Bundan iki ay kadar önce sivil anayasa tartışmaları bağlamında, Profesör Mesut Parlak, İ.Ü. Rektörü olarak şunları söylüyordu:

''Bizim başörtüsü ile sorunumuz yoktur. Bu ülkenin de başörtüsü ile sorunu yok, türbanla sorunu var. Bu ülkenin Kürtle sorunu yok, Kürtçü ile sorunu var. Bu ülkenin dinle sorunu yok, dinci ile sorunu var. Biz demokratik, hukuk devletine inanıyoruz. Demokratik hukuk devletinde hukuk ne diyorsa o yapılır.” (Mesut Parlak, Rektörden Anayasa Uyarısı, AA)

Bu sözler ne demek, Sayın Rektör? “Adaletli” bir eğitim hakkından yana mısınız, karşı mı? Derslere, aynı ideolojiden erkekler girerken, kızlar neden giremesin? Şu anda önerilen değişiklik, “başörtüsü” diyor; bunu kabul edecek misiniz? Bugün arş-ı âlâya İstanbul Üniversitesinin türbana karşı görüşlerini açıklayacağını duyurduğu toplantıda, bu soruların hepsi belirsiz kalmıştır.

Tıpçıların rağbet ettiği, 31 Ocak 2008 tarihli türban konulu toplantıda, Cerrahpaşa ve Çapa fakülteleri ağırlıktaydı. İ.Ü. Öğretim Üyeleri Derneği üyeleri neredeyse tam sayı ile (300-350) ile toplantıda bulunuyordu. Diğer fakültelerden katılım ise çok azdı. Toplantıda, Profesör Şefik Dursun’un “yıllar önce bir paneldeki yasalara uyarız demiştiniz, yasada başörtüsü serbest bırakılırsa uyar mısınız?” sorusuna Mesut Parlak “ben hukukun üstünlüğüne inanıyorum” diye yanıt verdi. Daha önce Vatan gazetesine verdiği demeçte söylediği, “bu değiğiklikler Anayasa Mahkemesi'nden geri döner” ifadesini ise bu kez kullanmadı. Çok genel geçer şeyler söyledi. Okuduğu metin oldukça uzundu ve acele ile hazırlandığı belliydi. İfade ve anlam karmaşasıyla dolu metnin hedefi belirsizdi. Toplantıda Senato duyurusunu Profesör Şafak Ural okudu, daha sonra Rektör Parlak, konuşmasını yaptı. Ardından salonun arka tarafına geçen Profesör Parlak, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Daha sonra salona döndü ve toplantının kalan kısmının basına kapalı olduğu duyuruldu. Tam o sırada Profesör Şefik Dursun konuşmaya çalıştı. Hafif bir huzursuzluk oldu. Daha sonra gazeteciler, Şefik Dursun’u dinlemesinler diye olacak, salondan çıkarıldılar. Ardından da bermutad, Yönetime destek konuşmaları ve övücü değerlendirmeler geldi.

Bundan dört ay kadar önce, 2007-2008 öğrenim yılının açılış konuşmasında ise daha da belirsiz bir duruş ile karşı karşıyayız: Rektör Profesör Mesut Parlak, bu konuşmasında, “Atatürk’ü sadece bir arka plan” olarak kabul ediyordu. Bir tıp profesöründen beklenmeyecek felsefi bir irdeleme ile şunları söylüyordu:

“Laik ve demokratik yapı niçin tartışılmak istenilmektedir? Çağımızda gündemde olan bazı felsefi söylemler, tüm dünyayı etkilemiş olan terör olayları ve Sovyetler Birliğinin çökmesiyle birçok alanda ortaya çıkan köklü değişimler bu tartışmaya gerekçe olarak gösterilmek istenilebilir. Gerçekten de bu oluşumlar, devlet, cumhuriyet, ulus, değerler gibi kavramların tartışılması ile doğrudan ilgilidirler. Bu tartışmaların yapılmasının entelektüel hayatımız için son derece yararlı olacağına inanıyorum. Fakat bu tartışma konuları sorunumuz ile ilgili değildir. “Çünkü karşımızda, Atatürk ilkeleri, Cumhuriyet kazanımları ve laikliğin, milli bütünlüğümüz ile olan kopmaz ilişkisi durmaktadır. Bu konuda yapılacak her tartışma, yanlış sorulmuş bir sorunun gereksiz olarak gündeme getirilmesidir. Böyle bir ilişkinin sorgulanması, herhangi bir felsefi görüşün, postmodern söylemin veya entelektüel tercihlerin tartışma konusu içinde olamaz.
“Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet kazanımlarının toplum içindeki yerlerini doğru olarak tanımlamak zorundayız. Yukarıda da işaret edildiği gibi, onlar köklerini tarihimizden almaktadırlar ve vazgeçilmezdirler. Bireylerin davranışlarını, toplumun tercihlerini, ekonomik hayatın dinamiklerini etkilemektedirler. Bu ilkeler aynı zamanda devlet bütünlüğünün belirleyici öğeleri arasındadır. “Bu ilkelerle oynanılmasının tehlikesi de buradadır: değiştirilmesi, hatta değiştirilmesinin teklif dahi edilmesi, sonunda üniter yapının zaafa düşürülüp yok edilmesi tehlikesini de beraberinde getirecektir. “Şu bir gerçektir: Atatürk ilkeleri, siyasi yapının kültürel arka planını biçimlemektedir ve devletin bölünmez bütünlüğünün dayanaklarından birisidir. Fakat bunlar günlük politikanın, değişen ekonomik ve sosyal yapının dışındadır; dolayısıyla değişen politikalarla ilgili değildir."
(Mesut PARLAK'ın İstanbul Üniversitesi 2007-2008 Eğitim-Öğretim Yılı Açılış Konuşmasından)

Son olarak gelinen nokta ise şu: İstanbul Üniversitesi yönetimi, hukuki olarak kabul edilen bir yasa hükmü kaşısında, Mahkeme kararlarını mı, yoksa yasa hükümlerini mi uygulayacaktır? Bu belirsizdir. Anlaşılan, diğer rektörler gibi Sayın Mesut Parlak da, iktidar alanını yitirmemek fakat bağlı bulunduğu ideolojik destekleri de fazla kızdırmamak için, ne şiş yansın ne kabap demektedir. İstanbul Üniversitesi Senato kararı ise belirsizlik ve suskunluk yönetiminin en güzel örneklerinden biridir.

İşte Senato Bildirisi:

“Üniversitemiz, türban yasağının kaldırılması konusunda gelinen noktayı endişe ile izlemektedir. “İstanbul Üniversitesi Senatosu olarak türban yasağının anayasa değişikliği yapılarak aşılmaya çalışılmasının yanlış olacağını düşünüyoruz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve mevcut anayasamızın temel ilke ve dayanaklarının başında laiklik ilkesi gelmektedir. “Laiklik ilkesi, hukukun üstünlüğünün, insan haklarına saygının, demokrasinin varlığının ve bilimsel özgürlüğün korunmasının bir ön koşuludur. Bu anlamda Cumhuriyetin özünün ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Türban yasağının anayasa değişikliği yoluyla aşılmak istenilmesi laiklik ilkesine, yani anayasanın ruhuna aykırı olacaktır. Üniversitelerimizde dinsel simgelerin kullanılması yasağı dayanağını laiklik ilkesinden almaktadır. “Politik çıkarlar ve siyasi tercihlerin, din ve vicdan özgürlüğü adı altında, Üniversitelerde bilimsel özgürlükleri tehdit etmesi kabul edilemez. Türkiye, din istismarına ve şeriat oyunlarına sahne olmayacaktır. Sosyal düzenimizi bilerek veya bilmeyerek değiştirmek isteyenlere göz yumulamaz. “İstanbul Üniversitesi her zaman laik ve demokratik Cumhuriyete sahip çıkmış, Ülkemizin bölünmez bütünlüğüne ve demokratik hukuk devleti ilkesine kararlılıkla bağlı kalmıştır. Üniversitemizin, Ulusumuzu aydınlık bir geleceğe taşıyabilecek öğrenciler yetiştirmek için bu ilkelerin savunucusu olmaya devam edeceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır.” (İstanbul Üniversitesi Senato Duyurusu 31.01.2008 Saat: 10:45)

Alemdaroğlu’nun gerilim politikasından daha “soft” bir yaklaşımla, bir yıl daha, üzerimizde, haksız ve hukuksuz bir iktidar kullanımı yaşayacağız gibi görünüyor.

Bu nedenle diyoruz ki, Cumhubaşkanı’nın kızının bir YÖK üniversitesinde türbanla diploma almasına resmî olarak ses çıkarmayan tüm rektörler, iktidar alanlarını yitirmemek için türbana karşı çıkıyorlar, “başörtüsüne evet” diyorlar.

İşin anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz özeti bu.
REKTÖRLER İKTİDAR ALANLARINI YİTİRMEMEK İÇİN TÜRBANA KARŞI ÇIKIYORLAR. BAKALIM İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ BU KONUDA NE DİYECEK?

MERAKLA BEKLİYORUZ: "HUKUKU UYGULAYACAĞIZ"; "TÜRBAN'A EVET" DİYECEKLER...

İstanbul Üniversitesi Türban Konusunda Görüşünü Açıklıyor
"İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut PARLAK, tüm dekan ve öğretim üyelerinin katılacağı toplantıyla türban konusunda İstanbul Üniversitesi’nin görüşlerini kamuoyuna açıklıyor." İstanbul Üniversitesi, yaklaşık bir aydır gündemi meşgul eden ve çeşitli düzenlemelerin hazırlığı içinde farklı görüş ve düşüncelerin dile getirildiği, kanun tasarılarının yapıldığı, laiklik bağlamında çeşitli eleştirilerin yöneltildiği türban konusunda, akademik ve bilimsel bir kurum, lider bir üniversite olarak kendi düşüncelerini kamuoyuna bildirmek için, Rektör Prof. Dr. Mesut PARLAK’ın yanı sıra rektör yardımcıları Prof. Dr. Şafak URAL, Prof. Dr. İrfan PAPİLA, Prof. Dr. Erhan GÜZEL’in ve tüm öğretim üyelerinin de katılacağı bir toplantı düzenlemektedir. Toplantı, 31 OCAK 2008 Perşembe günü saat 10.30’da Fen Fakültesi Cemil Bilsel Salonu’nda yapılacaktır. TARİH: 31 OCAK 2008/Perşembe YER: İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Cemil Bilsel Salonu Vezneciler SAAT: 10.30

29 Ocak 2008

ÇENE ALTINDA KAÇ BAĞ VAR?


VİSTİLEF UYARISINDAN SONRA, VİSTİLEF ÇÖZÜMÜNE ÇOK YAKLAŞTILAR FAKAT TÜRBANA DOLAŞTILAR:
Türbana son rötuş İşte AKP ve MHP'nin yaptığı Anayasa değişikliğinin son hali.
29.01.2008 18:01

AK Parti ile MHP, yüksek öğretimde başörtüsünün serbest bırakılması için Anayasada yapılması öngörülen değişikliğe son şeklini verdi. AK Parti ve MHP yöneticileri, dün akşam üzerinde uzlaşmaya varılan teklifte değişiklik yaptı.Alınan bilgiye göre, Anayasanın ''kanun önünde eşitlik'' başlıklı 10. maddesinin son fıkrasına, ''... ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında'' ibaresi eklenirken, maddenin son fıkrası şöyle düzenlendi:''Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinin yararlanmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.''Anayasanın ''eğitim ve öğretim hakkı ve ödevi'' başlıklı 42. maddesine ise yeni bir fıkra ekleniyor. Maddeye 6.fıkradan sonra gelmek üzere 7. fıkra olarak, ''Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir'' ifadesi konuluyor. -YÜKSEK ÖĞRETİM YASASI'NDA DEĞİŞİKLİK- Anayasanın 2 maddesinin yanısıra Yüksek Öğretim Yasası'nın ek 17. maddesinde de değişiklik yapılıyor.Ek 17. maddede, ''Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla, yüksek öğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir'' ifadesinden sonra gelmek üzere, ''Hiç kimse, başının örtülü olması sebebiyle yüksek öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir'' ifadesi ekleniyor. A.A.

TÜRBAN MANİFESTOSU

Foto: Açık Lise Sınavı, Milliyet
AKP ve MHP, KAPATILMAMAK İÇİN, VİSTİLEF’İN ÇÖZÜMÜNE YAKLAŞIYORLAR

“İşte 3 maddelik değişiklik...
* Anayasa Madde 10: İdare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
* Anayasa Madde 42: Kimse, kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir.
* YÖK Kanunu Ek Madde 17: Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir. Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yüksek öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve
kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.”
(Ajanslar)

Bu üç madde Anayasa ve Yasada tanımlanırsa, TÜRBAN SORUNU çözülecekmiş...

Tam tersini düşünüyoruz:

Bu üç madde ile türban sorunu, siyasal bir istismar konusu yapılarak, oy’a devşirilmeye devam eder.

Türban’ı, bu haliyle üniversitelerde, Vistilef’in çözüm önerileri (Bkz: Bir alt yazı) doğrultusunda serbest bırakmak gerekmektedir. Gerekmektedir ki, türban siyasilerin ve bir takım “dindar” görünümlü dincilerin elinde istismar kaynağı olmasın. Rektörlerin iktidar alanı haline getirilmesin. Laikçilerin ülkeyi din kurallarına teslim etmelerinin önü kapansın.

Diyorlar ki, türban üniversitelerde serbest olursa, laiklik gider...

Diyoruz ki, dincilerin ağzında çiklet olan laiklik, zaten 12 Martçı/12 Eylülcü cici laikçiler tarafından yok edilmiştir. Laiklik halk, demektir, halkçılık demektir; demokrasi demektir. Mustafa Kemal döneminde (1919-1939) gibi, hayat tarzı olması yerine, pespaye ağızlarda oy devşirme değirmeni gibi işleyen bir kavram haline getirilmiştir, laiklik. Bu tür bir laikliğin yok olması zaten gerekmektedir.

Diyorlar ki, türban üniversitelerde serbest olursa, kamusal alana girer...


Diyoruz ki, girmiştir bile. Cumhurbaşkanı’nın kızı bir YÖK üniversitesinde, diplomasını türbanla almıştır. Neredeydi, o Senato kararları ile türbana geçit vermeyen; “burası bir hukuk devletidir, hukuku uygularız” diyerek yave yave konuşan rektörler? Hangisi kınadı bu durumu resmi olarak? Bilkent Üniversitesi, kendilerinin deyişiyle “kamusal alan” değil midir? Uzun zamandır türban kamusal alandadır, zaten. İstanbul B. Belediyesi’nin tüm şirketlerinde türbanlı kadınlar çalışmaktadır. Belediye devletin malı değil midir? Açık Lise sınavları devletin organizasyonu değil midir? Çukurova Üniversitesi devletin üniversitesi değil midir?

Diyorlar ki, türban üniversitelerde serbest olursa, kadın-erkek eşitliği bozulur, mahalle baskısı ile giymeyenler baskıya maruz kalır...

Diyoruz ki, kalmaktadır, bozulmuştur zaten. Kadının, kılının neresini nerede gösterip gösteremeyeceğini erkeklerin tartıştığı bir ortamda zaten kadın-erkek eşitliği yoktur. Muzaffer Şerif’in (yanlış okumadınız, Nakşibendi Şerif Mardin’in değil, Muzaffer Şerif’indir “mahalle baskısı” kavramı) gurup baskısı, konformizm diye nitelediği baskı, karşılıklıdır. Elizabeth Noelle Neumann’ın sessizlik helezonu da... (Değil mi iletişimciler?) Eğer başı açıklar, kendilerinden, inançlarından ve duruşlarından eminseler, mahalle baskısı tersine işler. O nedenle, diyoruz ki, başı türbanlı genç bir kızın, aynı görüşteki erkekle eşit olarak (adalet gereği) üniversiteye girmesi, başını açma olasılığı olan tek eylemdir.

Mütedeyyin bir türbanlı ve/veya erkek, hekim, hâkim, Darwinci öğretmen olmak zaten istememelidir. Bütün bunlar günahtır.

Evet diyoruz ki;

Cici Atatürkçü, “hukuk bilmez hukuk üstünlüğü mehdisi pozundaki tıpçı” Rektörlerin iktidar alanlarını kısıtlamak için;

Dincilerin ağızlarındaki çikleti almak için;

Siyasi yobazların, ekonomik-politik binlerce sorunu olan bu ülkede yapay gündem yaratarak, aslında bir özgürlük boğulması olan türbanı kullanmalarına bir son vermek için,

Evet, diyoruz ki, TÜRBAN ÜNİVERSİTELERDE SERBEST OLMALIDIR. BU HALİYLE...

Serbest olmalıdır ki, üniversitelerde din dahil her şey özgürce tartışılabilsin ve barika-ı hakîkat müsademe-i efkârdan doğsun.

NE AKP, NE MHP BAŞARABİLİR BUNU...

1919-1939 DÖNEMİNE, YENİ TEKNOLOJİLERLE ve GÜNCEL ULUSLARARASI DENGELERLE ve GLOBAL MODERNİTE’NİN KAVRAMLARI İLE DÖNMEK, TEK ÇÖZÜMDÜR...