Add to Flipboard Magazine.

12 Kasım 2007

AKP’nin İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’ni Üçe Bölmesini Destekliyoruz....

TIP FAKÜLTELERİ ÜNİVERSİTE DIŞINA ÇIKARTILSIN!...

Artık Türkiye’deki üniversiteler, ilgi alanlarına, hâttâ bilim alanlarına göre adlandırılıyorlar. Bu yeni eğilim, örtük ve daha genel olarak zaten var olan bir olgunun artık iyice su üstüne çıkması ve “ad” olarak söylenmesidir. Türkiye’de bu eğilim aslında eskidir.

Üniversite ve Fakültelere, geleneksel adlandırmanın dışında, bilimsel alanlarını tam olarak tanımlanın ilk örneğini, Mustafa Kemal vermiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’nin her çeşit müesseseleri Ankara’da kurulmalı idi. Atatürk bunu istiyordu. ‘Bu işe Tarih-Coğrafya ve dil öğrenimi ile başlamalı’ dediği zaman, ben bir Edebiyat fakültesi kurulmasından bahsettim. Fakat Atatürk Dil ve Tarih-Coğrafya’nın fakülte adı olarak alınmasında dikkati çekme bakımından faydalı bulduğunu ve bu konunun önemini belirtmekte işe yarayacağını kabul ediyordu. ... Atatürk’ün tarih çalışmaları yanında o sıralarda daha çok meşgul olduğu dil nazariyeleriyle Türk dilinin tarih içinde ve bugünkü durumunun incelenmesi idi. Coğrafya ile tarihin sıkı işbirliği ise [Atatürk’e göre] esastı.” (Afetinan, Atatürk'ten Mektuplar, s: 25’den aktaran Veysel Batmaz, Atlantis’in Dili Türkçe, Salyangoz Yay. s: 26)

Türkiye’de Mustafa Kemal’den sonra, ve güncel eğilimden önce de, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İTÜ, KTÜ gibi adlarla anılan üniversitelerimiz vardı ve bilim alanların adlarının içinde barındırıyorlardı. Şimdi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Türkiye Ekonomi ve Ticaret Üniversitesi, İzmir Ekonomi Üniversitesi olarak da adlandırılıyorlar. Eski adlarını koruyanlar da var: Sütçü İmam Üniversitesi ya da Atatürk’ün 1933’de kurduğu ama ona yaraşır olmayı hiç bir zaman beceremeyen, Onun kuramları ile ilgili tek satır araştırma yapmayı kendine zul sayan, İstanbul Üniversitesi gibi...

AKP’nin, “hantal ve verimsiz üniversiteleri bölme” projesinde yer alan, bu tür bilim alanlarına göre yeni üniversite adlandırmalarının en yenisi, İstanbul Sağlık ve Tıp Üniversitesi adıyla geçiyor. Bu çok doğru bir adlandırma.

AKP’nin üniversiteleri bölme projesi, Vistilef Bilim ve Örgütlenme Grubunun uzun süredir düşündüğü bir adlandırma sistemine uyarlı olarak yeni bir öneri getirerek, İstanbul Üniversitesi’nde insan ve hayvan sağlığını bilimsel bilgi alanı olarak meslek biçiminde öğreten, aslen birer meslek yüksek okulu olan Tıp, Diş, Eczacılık, Hemşirecilik, Adli Tıp ve Veteriner fakültelerini İstanbul Sağlık ve Tıp Üniversitesi olarak aynı çatı altında topluyor.

Bu gelişme, tam da olması gereken bir gelişme çünkü sağlık bilimleri ile uğraşan, “tıp fakülteleri” adı altındaki meslek okulları, aslında akademik yapıya ve tarza uymayan, ticaretin ve pratiğin iç içe geçtiği, ilaç şirketleri ve tıp aletleri üreticileri ile sarmaş dolaş, kendi aralarında vahşice birbiriyle rekabet eden ve üniversiter dayanışmacı ve interdisipliner yapıyı hazmedememiş, kantinciliğin, oto parkçılığın ve eczanelerin doğrudan satış yaptıkları, hastayı müşteri, Fakülte’yi de “hastane” zanneden, yüksek meslek okulları biçiminde örgütleniyorlar. Bugün hangi Çapa ve Cerrahpaşa profesörüne sorsanız, “neredesin” diye, ya “hastanedeyim”, ya da “muayenehanedeyim” der. Hiç biri, “Fakültedeyim” demez.

Bu asalaklık ve fütursuzluk, Üniversitelerin geneline de sirayet eder. Bu profesörler, her üniversitede öğretim üyesi sayıları fazla olduğundan, kendileri ile ilgisiz ve tam akademik tarzda örgütlenmesi gereken diğer bilimsel ve akademik fakülteleri, seçtikleri tıpçı rektörlerle, ticaretin ve hastanenin hukuksuz, hiyerarşik ve kaotik ortamına atarlar. Çünkü onlar için hastane ve muayenahaneden başka bir şey yoktur. Hastane de (tıp fakülteleri) kendilerine müşteri kazandıran ve ilaç şirketleri için araştırma yaptıkları laboratuarlardır. Bu laboratuarların parası da devletten çıkmaktadır. Ayrıca, Tıp Fakülteleri üniversitenin bütün kaynaklarını yalayıp yutar, yer bitirir ve döner sermayeleri sadece kendilerine çalışır. Tek tek incelendiğinde, tıp fakültelerinin üniversite bütçesinin tamamına yakınını yok ettiği görülecektir.

Tıpçı rektörler, tüm üniversiteyi bir klinik haline getirirler. Onlar doktor, diğer öğretim üyeleri hasta! Bir de en önemlisi, Türkiye’nin en verimli ve kaliteli üniversiteleri içlerinde Tıp fakültesi olmaayan üniversitelerdir: Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi. “Bu işte vardır bir keramet” demek gerekir.

Hukuksuzluktan üniversite dışına itilmiş İstanbul Üniversitesi eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu, İletişim Fakültesi’nin hukuka aykırı olarak katıldığı bir Akademik Genel Kurulu’nda, orada bulunan profesör ve diğer öğretim üyelerine, “mikroplar” diye bağırmasından da anlaşıldığı gibi, kendileri dışında, kendileri ile görüş veya eylem anlayışı farklılığı bulunan tüm öğretim üyelerini, hastalıklı bünye olarak görürler. Bu nedenle, üniversitelerde, iç denetim, bilimsel hırsızlık (intihal) vakaları artar ve her geçen gün tüm fakülteler, aynı tıp fakülteleri gibi birer meslek yüksek okulu haline, öğretim üyeleri de hastane personeli haline dönüşler.

Akademik hayata tam olarak aykırı olan bu amorf yapının düzelmesi için, tıpçı ve sağlıkçıların üniversite dışına çıkartılması, kendilerinin “kendi tıp üniversiteleri” çatısı altında toplanması gerekir. Zaten Türkiye’de YÖK’ün ve AKP’nin yaptığı ve yapacağı da bu olmalıdır. Tıpçıları, akademik hayata uyum gösteremedikleri ve akademik hayatı mikrobik olarak gördükleri için üniversitenin dışına atmak...

Bu durumu ilk fark edenlerden biri, efsanevi Rektör, dostumuz Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, bu “atmayı” Anadolu Üniversitesi’nde yaptı. Tıp fakültesini üniversite dışına çıkartarak Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi’ni kurdu. Ancak bu üniversite de sadece tıpla yetinmedi, çünkü tıpçı rektöre, hasta muamelesi yapacağı bir öğretim üyesi kadrosu gerekliydi, başka fakülteler kurdu.

Vistilef, tıp fakültelerini ve hayvan sağlığı ile ilgili olanlar da dahil tüm sağlık fakültelerini ve meslek yüksek okullarını tek çatı haline getirerek ayrı üniversite içinde birleştirilmesinin, Türk üniversitelerini genel sağlığına kavuşturacak ve koruyacak bir gelişme olarak görüyor ve AKP’nin projesini destekliyor...

Bu konuda tartışma açıyoruz; görüşlerinizi bekliyoruz. Yazı yazarak veya yorum yaparak tartışmaya katılabilirsiniz.... Rektörlerden lütfen korkmayın, onlar da sizin bizim gibi “hasta” olurlar ve çoğunluğu hukuksuzluktan müzdarip bir halde rektörlükleri sonrasında tazminat ödemeye mahkum olurlar. Yazılarınız ve yorumlarınız için: veysel.batmaz@gmail.com

EK:
“Eski Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu, İstanbul Üniversitesi'nin 500 üniversite arasına girmesinin Türkiye'deki tüm üniversiteler düşünüldüğünde çok fazla bir şey ifade etmediğini kaydetti. Üniversitelerin kendi işini yapmak yerine kurumsal olarak siyasallaştığı için bilim üretemediğine dikkat çeken Hatipoğlu şu yorumu yaptı: "Bilimsel yayınlarda son yıllarda Türkiye'de düşüş başladı. Akademik çalışmalar sadece yükselme için yapılıyor. Doçent, profesör olan bilimsel çalışmayı bırakıyor. Akademisyenler tamamen siyasete ve paraya yöneldi. Yaz okulu, kış okulu, bütünleme parası, ek ders ücreti gibi konulara yöneldiler. Moral yok. Üniversiteler bana göre bitmiştir. Öğretim üyesinin mutlaka bir siyasi görüşü olur; ancak kurum olarak siyasallaşma var. Birey önemli değil; ama 5-6 yıldır üniversite kurumu siyasallaştı. Bu da üniversitelere büyük zarar veriyor. Bu da çalışanları mağdur ediyor.”

Vistilef- Prof. Dr. Veysel Batmaz

Hiç yorum yok: